Hudeybiye Antlaşması

(Hicret’in 6. senesi Zilkade ayı / Milâdî 628)

Sulh Heyeti:

Rıdvân Biatı, Ku­reyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Pey­gam­be­ri­mizin üzerle­rine yürüyeceği endişesine kapılarak, alelacele sulh teklifinde bulunmak gaye­siyle bir heyet gönderdiler. Heyette şu isimler vardı:

Süheyl b. Amr (başkan), Huveytip b. Abdü’l-Uzzâ ve Mik­rez b. Hafs…

Ku­reyş müşrikleri, üç kişilik bu heyete, “Gidin, Muhammed’le sulh antlaş­masında bulunun. Fakat bu yıl buradan dönüp gitmek şartıyla! Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın!” direk­tifini vermişlerdi.[1]

Peygamber Efendimiz, Süheyl’in gelişini, isminin kolaylık ifade etmesinden dolayı hayra yorarak, sahabelerine, “Artık işiniz bir derece kolaylaştı! Ku­reyşliler, sulh yapmak istedikleri zaman hep bu adamı gönderirler”[2]diye bu­yurdu.

Sulh Heyeti, Pey­gam­be­ri­mizin Huzurunda

Ku­reyş elçisi Süheyl b. Amr, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vardı. Önün­de iki dizi­nin üzerinde yere çöktü. Peygamber Efendimiz ise, bağdaş kurmuştu. Müslü­manlar da çevresinde oturmuşlardı.

Süheyl b. Amr, uzun uzadıya konuştu, sonra Peygamber Efendi­mi­ze sulh tek­lifinde bulundu. Peygamber Efendimiz, sulh tekliflerini kabul etti.

Bundan sonra, sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da an­laşmaya varıldı. Sıra, anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali, musalahanın şart­larını yazmak üzere kâtip tayin edildi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Yaz!” dedi. “Bis­mil­la­hir­rah­mânirrahîm!”

Süheyl b. Amr, buna itiraz etti: “Biz, Bismil­lahir­rah­mâ­nir­ra­hîm’­i bilmiyo­ruz! Sen böyle yazma!”

Resûl-i Ekrem, “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu.

Süheyl, “‘Bismike Allahümme’ diye yaz” dedi.

Ku­reyşliler, eskiden beri “Bismillahirrahmânirrahîm” ye­rine “Bismike Al­lahümme “yi kullanırlardı.[3]

Peygamber Efendimiz, “‘Bismike Allahümme’ de güzeldir!” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye, “Haydi yaz! Bis­mi­ke Al­lahümme” diye emretti.

Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.[4]

Bundan sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bu, Muhammed Re­sû­lul­lah’ın, Süheyl b. Amr’la üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları, icabının ta­raflarca yerine getirilmesini kararlaştırıp imzaladığı maddelerdir!” diye yaz­masını emretti.

Ku­reyş heyeti başkanı Süheyl, yine itiraz etti. “Vallahi, biz senin gerçekten Allah’ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık, Beytullah’ı ziyaretine mani’ olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık!” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Peki nasıl yazalım?” buyurdu.

Süheyl, “Muhammed b. Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Bu da güzeldir!” buyurduktan sonra, Hz. Ali’ye:

“Yâ Ali! Sil onu! Sil de Muhammed b. Abdullah yaz” diye emret­ti.[5]

Hz. Ali, “Hayır! Vallahi, ben Re­sû­lul­lah sıfatını hiçbir zaman silemem!” di­ye yemin etti.[6]

Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahr-i Âlem’e karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, “Biz, Re­sû­lul­lah Muhammed’den başkasını yaz­dırmayınız! Ne diye dininiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyo­ruz?” diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Müslümanlara seslerini kıs­ma­larını ve susmala­rını mübarek elleriyle işaret buyurdu. Birden sustular.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bana onların yerini gös­ter” dedi.

Hz. Ali, “Re­sû­lul­lah” kelimesinin bulunduğu yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efen­dimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise “İbn-u Abdullah (Abdullah’ın oğlu)” ke­li­melerini yazdırdı.[7]

Peygamber Efendimizin sulhe ciddi taraftar olduğunu, sulhe giden yoldaki manileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini, bu bir iki numune­den de anlamak mümkündür.

Musalaha Maddeleri

Müşrik heyetinin yukarıdaki itirazları, Müslümanların bu itirazları kabul etmek istemeyişleri ve Peygamber Efendimizin her iki tarafı yatıştırması so­nunda sıra mu­sa­la­ha maddelerinin yazılmasına gelmişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ile müşrik murahhas heyeti arasında ge­çen ko­nuşmalardan sonra, şu maddeler üzerinde anlaşmaya varıldı:

1) Müslümanlarla müşrikler, huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için, birbirleriyle on yıl harp etmeyeceklerdir!

2) Pey­gam­be­ri­miz ve sahabeler, bu yıl Mekke’ye girmeyip geri dönecekler, ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silahı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe’yi tavaf edecekler ve ancak Mekke’de üç gün kalacaklardır. Müş­rik­ler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır!

3) Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara ia­de edilmeyecek, fakat Mekke’den Medine’ye velev Müs­lüman dahi olsalar ilti­ca edenler istendiği takdirde geri verileceklerdir.

4) Arap kabilelerinden isteyen Hz. Peygamberle, isteyen de Ku­reyş’le bir­leşmekte serbest olacaklardır.[8]

Ashab-ı Kiramın Hiddet ve İtirazı

Resûl-i Ekrem Efendimiz, her ne suretle olursa olsun, Ku­reyş müşriklerini bir musalaha yazısıyla bağlamak ve bu suretle İslam’­ın siyasî kudret ve mev­cu­diyetini hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak is­tiyordu.[9]Bu sebeple, Ku­reyş heyet başkanı Süheyl’in zâhiren Müslümanla­rın aleyhinde görünen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu. Bu inceliği bir an­da kavrayamayan ashab-ı güzin, başından beri hem hiddetleniyor, hem de za­man zaman itiraz ediyorlardı.

Hatta Ku­reyş heyet başkanı Süheyl, Pey­gam­be­ri­mize, “Sizden biri bize ge­lirse reddetmeyelim; ama bizden size bir adam giderse, Müslüman olsa bile ge­ri vereceksiniz” diye teklifte bulunduğu zaman, Müslümanlar birden hid­dete ge­lerek, “Sübhanallah! Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman, müşrikle­re tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişlerdi; sonra da Peygam­ber Efendi­mi­ze, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye hayretle sormuş­lar­dı.

Her şeye rağmen bir sulh akdedip, Ku­reyş müşriklerine İslam devletini res­men tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz, Müslümanların bu iti­raz ve suallerine şöyle cevap vermişti:

“Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin! Onlardan bi­ze gelip geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor! Onlar için el­bette bir genişlik, bir çıkar yol halke­dile­cek­tir!”[10]

Ebû Cendel Hadisesi

Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalan­mamıştı.

Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin, kendini Müslümanların arasına at­tığı görüldü. Gariptir ki bu, Ku­reyş murahhas heyeti başkanı Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel idi! İslam şerefiyle şereflenmesine, müşrikler, ayak­larını zin­cire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel, hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke’nin alt tarafından, kimsenin gö­remeyeceği yollardan bin bir zorlukla Hz. Re­sû­lul­lah’ın hu­zuruna çıkagel­mişti. O sırada babası Süheyl, henüz Müs­lümanların karargâhında bulunuyordu.

Ebû Cendel, bizzat babasının kendisine revâ gördüğü da­ya­nıl­maz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahr-i Âlem’in ayakları dibine atmış, ona iltica etmişti. “Beni kurtar!” diyordu.

Ne var ki az evvel yapılan antlaşma buna imkân vermiyor­du! Nitekim oğ­lunun geldiğini gören Süheyl, onu Pey­gam­be­ri­mizden he­men istedi:

“İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerin ilki budur!” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Biz, sulh sözleşmesini henüz imzalamış de­ğiliz!” buyurdu.

Süheyl diretti. “Vallahi” dedi “Ben de seninle hiçbir madde üze­rin­de sulh ol­mam!”

Resûl-i Kibriya Efendimiz bu sefer, “Haydi, bu seferlik bu­na bana bağışla ve yazıyı imza et” buyurdu.

Süheyl’in bunu kabule asla niyeti yoktu. “Ben, bunu asla antlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam!” dedi.

Peygamber Efendimiz tekrar, “Hayır! Bunu benim hatı­rım için yapacaksın!” bu­yurdu.

Buna rağmen Süheyl, inadından vazgeçmedi: “Ben, bu­nu asla yapa­mam!”[11]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, iki müşkîl durumla karşı kar­şıya kalmıştı: Ebû Cendel’i geri vermek demek, onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine at­mak demekti; ver­me­diği takdirde, Ku­reyş heyeti antlaşmayı feshedecekti. Hâl­buki, birçok sebepten dolayı bunu istemiyordu.

Elinde başka çaresi kalmayan Peygamber Efendimiz, teessür içinde Ebû Cendel’i babasına teslim etmek zorunda kaldı.

Ebû Cendel’in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu: “Yâ Re­sû­lal­lah! Ey Müslümanlar! Siz, beni, bana eziyet et­sinler, işkencelere uğratsınlar diye mi bun­lara teslim ediyorsunuz? Siz, benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsu­nuz?”[12]

Fakat ne çare, Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunu­yor­du. Acıklı feryadı, imdat dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla dol­dur­du. Ama Hz. Re­sû­lul­lah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar, yapılan zul­mü sînelerine çekiyorlardı. Hz. Re­sû­lul­lah teslim etmemiş olsaydı, Ebû Cen­del’in bu feryat ve figanını imkânı yok cevapsız bırakmaz­lardı; canları pa­hasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı!

Peygamber Efendimiz, babası tarafından alınan Ebû Cen­del’e, “Biraz daha sabret, biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini, mükâfatını Allah’tan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslü­manlar için bir ferahlık, bir çıkar yol halkedecektir” diyerek teselli verdi. Arka­sından da, “Onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz”[13]buyurdu.

Hz. Ömer’in Pey­gam­be­ri­mize Sorusu

Ebû Cendel, Ku­reyş müşrikleri tarafından geri alınırken, Hz. Ömer, Pey­gam­ber Efendimizin huzuruna vardı ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Onu Ku­reyşlilere niçin ge­ri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?” diye ko­nuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz cevaben, “Biz bu iş hakkında onlarla antlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefasızlık yoktur!”[14]buyurdu.

Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cen­del’in yanına so­kuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak, “Ey Ebû Cendel! Şüphesiz, müşrikle­rin kanı, köpeklerin kanı gibi değersizdir! İnsan, Allah yolunda babasını da öl­dürebilir! Öldür gitsin şu babanı!” diye teklif etti.

Ebû Cendel, “Sen, neden öldürmüyorsun?” diye teklif etti.

Hz. Ömer, “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), onu ve başkalarını öldür­meyi ba­na yasak­la­dı!” cevabını verince, Ebû Cendel, “Ben Re­sû­lul­lah’a itaat­te senden geride kal­mak istemem!”[15]diye konuştu.

Müslümanların Sadâkat İmtihanı

Sahabeler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında, Hz. Re­sû­lul­lah antlaşmayla, görünüşte aleyh­lerinde olan birtakım ağır hükümlerine gereği gibi nüfuz edemediklerin­den dolayı bu durum, sahabelerin son derece güçlerine gitti. Mânen rahatsızlık duydukları, hal ve davranışlarından bel­li oluyordu.

Kendi âleminde böylesine ağır şartlara evet demenin izahını bir türlü bula­mayan Hz. Ömer, huzura varmadan edemedi ve Pey­gam­be­ri­mize, “Sen, Al­lah’ın hak peygambe­ri değil misin?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Evet, ben Allah’ın peygamberiyim” buyurdu.

Hz. Ömer bu sefer, “Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Evet, öyledir” buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Ömer, “Bu halde dinimizi küçük düşürmeye niçin mey­dan veriyoruz?” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Ey Hattab’ın oğlu! Ben, Allah’ın kulu ve Resûlüyüm. Al­lah’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muahede maddelerini kabul etmekle de Allah’a isyan etmiş değilim. O, beni hiçbir zaman zarara uğratma­yacaktır” buyurdu.

Bu sefer Hz. Ömer, “Sen, bize, Allah’ın nusret buyuracağını, gidip Kâbe’yi hep beraber tavaf edeceğimizi vad­et­miş değil miydin?” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Evet, vadetmiştin. Ancak bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?” buyurdu.

Hz. Ömer, “Hayır” dedi.

O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O halde tekrar ediyorum: Sen muhak­kak Mekke’ye gidecek ve Kâbe’yi tavaf edeceksin”[16]buyurdu.

Hz. Ömer’in, Hz. Ebû Bekir’le Konuşması

Hz. Ömer, buna rağmen iç âleminde kabarmış duygularını teskin edemi­yor­du.

Bu sefer Hz. Ebû Bekir’in yanına vardı. “Ey Ebû Bekir!” dedi. “Bu zât, Al­lah’ın hak peygamberi değil midir?”

Hz. Ebû Bekir, “Evet, o, Allah’ın hak peygamberidir!” dedi.

“Peki, biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız olan müşrikler de bâtıl üzere değiller mi?”

“Evet, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise bâtıl üzeredirler!”

Bunun üzerine Hz. Ömer, “O halde, dinimizi küçük düşürmeye ni­çin mey­dan veriyoruz?” dedi.

Sadâkat timsâli Hz. Ebû Bekir, “Ey Ömer!” dedi. “O, Allah’ın Resûlüdür. Bu muahedeyi yapmakla Rabbine âsi olmuş değildir! Allah, onun yardımcısıdır! Sen, onun emrine itaat et!”

Hz. Ömer, tekrar, “O, bize Medine’de, ‘Beyt-i Şerif’e varacağız, tavaf edece­ğiz’ demedi mi?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir, “Evet” dedi; arkasından da sordu: “Ama sana, ‘Beytullah’a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin’ diye mi haber verdi?”

Hz. Ömer, “Hayır” dedi.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, “Sen, muhakkak yakın bir zamanda Beytul­lah’a gidecek ve onu tavaf edeceksin!” dedi.[17]

Hz. Ömer’in İtirafı ve Nedâmeti

Hz. Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâ­meti şöyle anlatır:

“Ben, hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere (a.s.m.), hiçbir zaman başvurmadığım bir biçimde başvurmuştum. Eğer o gün, kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muahede yüzünden hemen bunların içinden ayrılır, onların yanına varırdım! Nihayet, Allah Teâlâ, işin sonunu hayır ve rahmet kıldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ise, işin böyle olacağını çok iyi biliyormuş. O gün, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) karşı sarfetmiş olduğum sözle­rim­den duyduğum korkudan dolayı neticenin hayır olmasını ümit ederek oruç­lar tutmaktan, sadakalar vermekten, namazlar kılmaktan ve köleler azat et­mekten geri durmadım!”[18]

Kurban Kesme ve Traş Olma

Resûl-i Ekrem Efendimiz, muahede ve musalaha işini bitirdikten sonra, sa­ha­belere, “Artık kalkınız, kurbanlarınızı kesip sonra başlarınızı traş ediniz!” di­ye seslendi.[19]

Ne var ki Hz. Re­sû­lul­lah’a sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağ­men saha­belerin hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efen­dimiz, emrini ikinci kere tekrarlamak zorunda kaldı: “Kalkınız, kurbanlarınızı kesip, sonra başlarınızı traş ediniz!”

Fakat aynı şekilde sahabeler, sanki bu emri duymamış gibi davranıyorlar, kurban kesme ve traş olma işine başlamıyorlar­dı.

Resûl-i Ekrem, emrini üçüncü kere tekrarladı: “Kalkınız, kurbanlarınız ke­sip, sonra başlarınızı traş ediniz!”[20]

Yine sahabelerden bu konuda bir hareket görülmedi.

Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen, ashaptan kimsenin kalkmadığını gören Hz. Fahr-i Âlem, dönüp Ezvac-ı Tâhirat’­tan Hz. Ümmü Seleme’nin ya­nına gitti:

“Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara, ‘Kurbanlarınızı kesi­niz, başlarınızı traş ediniz’ diye tekrar tekrar söylüyorum; fakat hiçbiri emrime icabet etmiyor!” diyerek sahabelerin bu durumundan şikayet etti.[21]

Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme, “Yâ Nebiy­yallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde, şimdi dışarı çıkınız; sonra, ta kur­banlık develerini kesinceye ve berberini çağırtıp o seni traş edinceye kadar as­haptan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyiniz” dedi; arkasından da ilave etti: “Çünkü sen kurbanını kesecek ve traş olacak olursan halk da öyle yapar!”[22]

Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşme­den ve hiç kimseye bir şey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı; kurbanlık develerini kesti ve berberi Huzaalı Hırâş b. Ümey­ye’yi çağırıp traş oldu.[23]

Bunun üzerine sahabeler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başla­rını traş ettirmeye başladılar.

Hz. Ümmü Seleme der ki:

“Kurbanlıklara öylesine koştular, öylesine yığıldılar ki neredeyse birbirle­rini ezeceklerdi!”[24]

Sahabelerin, Re­sû­lul­lah’a muhalefet etmek için tekrarlanan emrini yerine ge­tirmeyip bekledikleri elbette söylenemez. Belki onlar, çok ağır buldukları mua­hede ve musalaha hükümlerinin vahiyle ortadan kaldırılacağını düşünü­yor ve bu vahiyle, Hz. Re­sû­lul­lah’ın verdiği emirden vazgeçeceğini umuyor­lar­dı. En azından, umre amel­lerini tamamlayabilmek için Mekke’ye girmeleri­nin temin edileceğini ümit ediyorlardı. Ve bunun gerçekleşmesi için de bekli­yor­lardı. Nitekim bu hususta herhangi bir vahyin inmediğini ve Hz. Re­sû­lul­lah’ın da kurbanlık develerini kesip, mübarek başlarını traş ettirdiğini görünce, on­ların da Resûl-i Kibriya’ya muhalefet etmiş du­ruma düşmemek için süratle kur­banlık develerini kesmeye ve başlarını traş ettirmeye başladıkları görülü­yor­du.

Bu hadiseden, ayrıca Hz. Ümmü Seleme’nin de müstesna bir zekâ ve fazi­le­te sahip olduğunu açıkça anlıyoruz. Hatta “Üm­mü Seleme’nin Hudeybiye’de gös­terdiği dirayet ve fetâneti İslam tarihinde hiçbir kadın göstermemiştir”[25]de­nilmiştir.

Pey­gam­be­ri­mizin Dua Etmesi

Sahabelerden bir kısmı başını kazıttırıyor, kimisi de kısalttırıyordu. Bunu gören Efendimiz, “Allah, başlarını kazıttıranlara rahmet etsin!”[26]diye dua etti.

Saçlarını kısalttıran sahabeler, bu dua karşısında bir an tereddüt geçirdiler. Aynı duayı kendilerine de yapmalarını Efendimizden rica ettiler. Pey­gam­be­ri­miz yine “Allah, başını kazıttıranlara rahmet etsin!” diye dua etti.

Sahabeler üçüncü kere, “Yâ Re­sû­lal­lah! Kırptıran, kısalttıranlara da dua et” deyince, Resûl-i Ekrem, “Allah, saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet et­sin!”[27]diyerek onları da duasının içine dâhil etti.

Sahabeler, “Yâ Re­sû­lal­lah! Neden saçlarını kırptıran, kısalttıranları hâriç tu­tup, saçlarını kazıttıranlara rahmet diledin?” diye sordular.

Resûl-i Kibriya Efendimiz cevaben şöyle buyurdu:

“Çünkü saçlarını kazıttıranlar, emre tam uyup, diğerleri gibi şüpheye düş­mediler!”[28]

Sahabeler traş olduktan sonra, Allah tarafından estirilen bir rüzgâr, saçlarını Harem-i Şerif’e doğru uçurup götürdü. Onlar bunu umrelerinin kabulüne bir işaret sayarak birbirlerini müjdelediler.

Hudeybiye’den Ayrılış

Server-i Kâinat Efendimiz, ashabıyla birlikte yirmi gün kadar kaldıktan son­ra, Medine’ye dönmek üzere Hu­dey­bi­ye’­den ayrıldı.

Ashab-ı kiram, Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret edemeyip döndüklerinden do­layı çok üzgün idiler.

Bu sırada Resûl-i Kibriya Efendimize, Mekke ile Medine arasında bulunan Kürâü’l-Gamim mevkiinde, Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşa­caklarını müjdeleyen Fetih Suresi nâzil oldu:“Ey Re­sûlüm! (Mekke’nin ve diğer memleketlerin fethine sebep olacak Hudeybiye Sul­hü’yle) Biz, sana gerçekten apaçık bir zafer verdik!”[29]

Cenab-ı Hak, indirdiği aynı surede, ayrıca Server-i Kâinat Efendimizle Müs­lü­manların, kısa zaman sonra gidip Kâbe’yi tavaf edeceklerini de haber veri­yor ve Resûlünün gördüğü rüyayı tasdik ediyordu:

“Andolsun ki Allah, gerçekten Peygamberine o rüyayı hak olarak, doğru gösterdi. Andolsun ki inşallah emniyet içinde bulunan kimseler olarak başla­rını traş etmiş ve kısaltmış olduğunuz halde korkmaksızın mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de Mekke fet­hinden önce, yakın bir fetih (Hay­ber’­in fethi) yaptı!”[30]

Hz. Ömer’in Durumu

Hz. Ömer, Medine’ye dönüşte, yol esnasındaki halet-i ruhi­yesini ve Fetih Su­resi’nin nâzil oluşunu şöyle anlatmıştır:

“Hudeybiye’den dönerken, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey sordum; bana cevap vermedi. Tekrar sordum; yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum; yine cevap vermedi. Kendi kendime, ‘Ey Hat­tab’­ın oğlu! An­nen seni kaybetsin de yok olasın! Bak, Re­sû­lul­lah’­a (a.s.m.) üç kere sordun dur­dun da, Re­sû­lul­lah sorularına hiçbir cevap vermedi! Sen, aleyhinde Kur’an’dan ayet inmesini hakettin!’ dedim. Aleyhimde ayet inmesinden korka­rak devemi sürüp halkın ta önüne geçtim.

“Sanki her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden, bir münâdînin, ‘Ey Ömer b. Hattab!’ diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime, ‘Ben, zaten aleyhimde Kur’an in­miş olmasın­dan korkmuştum!’ dedim. Kal­bime öy­lesine bir korku çökmüştü ki onu ancak Allah bilir! Hemen döndüm. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna var­dım. Selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Oldukça se­vinçli idi:

“‘Ey Hattab’ın oğlu! Bana bu gece bir sure indi ki o, bana üstünde güneş do­ğan her şeyden daha sevgilidir’ buyurduktan sonra, onu,

‘Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı aç­tık!’ diyerek okudu.”[31]

Müslümanların Korkusu

Resûl-i Kibriya Efendimize, Fetih Suresi’nin nâzil olması sırasın­da sâir Müs­lü­manlar da oldukça korkuya kapılmışlardı; inen vahyin, davranışlarıyla ilgili ol­duğunu sanarak endişe etmişlerdi.

Mücemmi’ b. Cariye, o ânı şöyle anlatır:

“Halk, korka korka develerinin yanına dağılmıştı. Herkes birbirine soru­yordu; ‘Halka ne oluyor?’ diye.

“‘Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) vahiy gelmiş!’ dediler.

“Biz de, halkla birlikte korka korka Re­sû­lul­lah’ın yanına doğru vardık. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ayakta duruyordu. Halk, etrafında toplanınca, onlara, ‘İnnâ fetehna leke fethan mübînen’ diye Fetih Suresi’nin ayetlerini okudu.

“O esnada sahabelerden birisi, ‘Yâ Re­sû­lal­lah! Bu muahede bir fetih midir?’ diye sordu.

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ‘Evet, hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ede­rim ki bu muahede, muhakkak bir fetihtir!’ buyurdu.”[32]

Pey­gam­be­ri­mizin, Musalahanın Büyük Bir Fetih Olduğunu Tekrarlaması

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye doğru ashabıyla gelirken, yi­ne içlerin­den birinin, “Beytullah’ı tavaftan alıkonulmuşuz, kurbanlıklarımızın Harem’de kurban edilmelerine de mani olunmuştur! Müslüman olarak da bize gelip sığı­nanları, Re­sû­lul­lah, onlara ge­ri çevirmiştir. Bu, nasıl ve ne biçim fetihtir?” diye söylendiği, ken­disine haber verildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Bu, ne kötü bir sözdür!” buyur­duk­tan sonra, Hudeybiye’nin büyük bir fetih olduğunu şöylece izah etti:

“Evet! Hudeybiye Muahedesi, en büyük fetihtir! Müşrikler, sizin kendi bel­de­lerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet içinde bulunmanızı istemişlerdir. Onlar, şimdiye kadar hoşlanmadık­ları İslamiyeti de böylece sizlerden görecek, öğreneceklerdir. Allah, sizi, onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ salim ve kazançlı olarak geri döndüre­cektir! Bu ise, fetih­lerin en büyüğüdür!”[33]

Hz. Re­sû­lul­lah’ın böylesine kesin konuşmasından sonra sahabe­le­rin de gön­lü­ne bir ferahlık geldi. “Allah ve Resûlünün söyledikleri doğrudur! O mu­ahe­de, fetihlerin en büyüğüdür! Vallahi, yâ Re­sû­lal­lah, bizler bunu senin dü­şün­düğün gibi düşünmemiştik! Muhakkak ki sen, Allah’ın emirlerini bizden da­ha iyi bilirsin!”[34]diyerek, Hu­dey­bi­ye’­nin en büyük fetih olduğunu itiraf etti­ler.

Medine’ye Dönüş

Resûl-i Kibriya Efendimiz, ashabıyla birlikte bir ay süren seferden sonra Zil­hicce ayı başında Medine’ye geldi.[35]

Hudeybiye Antlaşması’na Kısa Bir Bakış

Kendilerini Kâbe’yi ziyarete ve tavafa hazırlamış olan, hakikate ve doğru­lu­ğa müştak sahabeler, maddelerin dış görünüşüne bakıp, Hudeybiye Mua­hede ve Musalahasının aleyhlerinde olduğu kanaatine varmışlardı. Fakat za­manla sul­hün müspet neticeleri görülmeye başlayınca, Resûl-i Ekrem Efendi­mizin kara­rın­da ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunma­dığını anla­dılar!

Her şeyden evvel, İslam’ın amansız düşmanı olan Ku­reyş müşrik­leri, bu mua­hede ve musalaha ile İslam devletini resmen tanımış oluyorlardı.

Ayrıca bu anlaşma, diğer fetihlere de bir başlangıç olmuş, fetih kapılarının açıl­ması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu sulhü, daha doğrusu bu mâ­nevî fethi kısa bir zaman sonra Hay­ber’­in fethi ve ondan sonra da Mekke fet­hinin takip ettiğini görüyoruz.

Yine bu muahede ve musalaha sâyesinde, Müslümanlar için mânevî tebliğ­lerini harpten ve darptan uzak, emniyet ve huzur için­de yerine getirebilecek bir zemin ve imkân doğmuştur. Müslümanlarla müşrikler arasında birbirleri­nin vücudunu ortadan kaldırmak için cereyan eden harpler sebebiyle kimse kim­seyle temas edip görüşme imkânı bulamıyordu. Bu sulh devresiyle İs­lam’ın ve Müslümanların işine yarayacak bu geniş imkân meydana geldi.

Her ne kadar maddî kılıç bir müddet kınına sokulu durduysa da, Kur’an-ı Hakîm’in parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı, kalp ve akılları fethe başladı. An­laş­ma sâyesinde Müslümanlarla müşrikler birbirleriyle serbest görüşme im­kânı bul­dular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslam’ın güzellikleri, on­la­rı kendilerine cezbetti. Kur’an’ın sönmez nurları, kavim ve kabilelerinden inat ve ta­as­sub­larını kırıp, mânevî hükmünü icra etti. Mesela, bir harp dâhîsi olan Hâlid b. Velid ve bir siyaset dâhîsi bulunan Amr b. Âs gibi, maddî kı­lıçla mağ­lubiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar, bu sulh sâyesinde Kur’an’ın mânevî kı­lıcının câzibesinden kendilerini kurtaramayıp, Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır.

Aynı şekilde, muahede ve musalahanın tanıdığı imkân dolayısıyla Mek­ke’den Medine’ye, Medine’den de Mekke’­ye ziyaretler, ticarî münâsebet­ler baş­ladı. Ku­reyş müşrikleri, Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldu­lar: Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine şahit oldular; Müslümanların na­sıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takip ettiler. Bu arada, Müslü­manların telkin ve tavsiyesiyle, birçok müşrik, iman dairesine girdi. Ki­misi de iman ve İslam’a karşı besledikleri düşmanlıklarını yumuşatarak, imana karşı meyil gösterdi.

Hudeybiye Sulhü’nden Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müs­lüman olanların sayısı, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamber olarak gön­de­rilişinden sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman için­de Müslüman olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çı­kan sahabelerin sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekke’nin fethine gi­dil­di­ğinde bu sayı on bini buluyordu! Bu da, Hudeybiye Sulhü’nün ne kadar ye­rin­de yapılmış bir antlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.

Kur’an’ın Hudeybiye Sulhü’nü “Feth-i Mübîn=apaçık bir fetih” olarak tavsif etmesi de dikkat çekicidir. Hâlbuki, Müslümanlar, daha evvel de küçümsen­meyecek zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kur’an’ın, bunları değil de, Hu­dey­bi­ye Sulhü’nü “Feth-i Mübîn” ola­rak nitelendirmesi, İslamiyet için asıl hakikî zafe­rin mânevî sahada ol­duğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim İmam-ı Zührî, buna işaretle, “İslam’da, Hudeybiye Musalaha­sı’ndan önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır”[36]demiştir.

İbni Mes’ûd’un rivayeti de aynı meâldedir: “Siz fetih olarak Mek­ke’nin fet­hini kabul ediyorsunuz; Hâlbuki, biz, asıl fetih olarak Hudeybiye Sulhü’nü sa­yı­yoruz!”[37]

Hudeybiye Muahede ve Musalahası, aynı zamanda, büyük bir siyasî za­ferdi. Çünkü Hayber Yahudilerini, kuvvetli dostları olan Ku­reyş müşriklerin­den tecrid ediyordu. Hayber Yahudileri için artık Ku­reyş müşrikleri yok de­mekti. Dolayısıyla, buranın fethi de, bu sâyede daha da kolaylaşıyordu. Nite­kim Resûl-i Ekrem, Medine’ye döndükten birkaç hafta sonra Hayber’in fethine muvaffak olmuştur.

Bütün bu neticeler görüldükten sonra, Hudeybiye Sulhü için Kur’an’ın, “(Ey Resûlüm!) Biz sana, gerçekten açık bir zafer verdik!” haber ve hükmünün ne kadar mûcizâne ve veciz olduğu açıkça anlaşılıyordu!

Kur’an-ı Kerim’in şu ayetini de hatırlatalım:

“Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken, sizin için o hayırlı olur ve bir şeyi is­tediğiniz halde, o hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilemezsiniz!”[38]

______________________________________________________________________________
[1] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 331; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 325.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 331.
[3] Rivâyete göre, “Bismike Allahümme” kelâmını ilk söyleyen, Tâif halkının reislerinden Arapların meşhur şâiri Ümeyye b. Ebî Salt idi. Sonra bu tâbir Arapların da hoşuna gitmiş ve kitaplarının evveli­ne yazmaya başlamışlardır (Geniş malumat için eserimizin birinci cildine bakınız).
[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 332; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 325.
[5] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1410; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 342.
[6] Müslim, a.g.e., c. 3, s. 1410; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 291.
[7] Müslim, a.g.e., c. 3, s. 1411.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 3,s. ?; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 97; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 325; Taberî, Tarih, c. 3, s. 79.
[9] ez-Zebidî, Tecrid-i Sarih, Terc.: Kâmil Miras, c. 8, s. 164.
[10] Müslim, a.g.e., c. 3, s. 1411; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 268.
[11] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 333; Taberî, Tarih, c. 3, s. 79.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 333.
[14] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 221.
[15] Vakidî, Megazi, c. 2, s. 609.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 331; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 330; Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 331; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 330; Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[18] Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 6, s. 490; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 119.

[19] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 326; Buharî, Sahih, c. 3, s. 182.
[20] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 326; Buharî, Sahih, c. 3, s. 182.

[21] Vakidî, Megazi, c. 2, s. 613.

[22] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 326; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 182.
[23] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 333.
[24] Vakidî, a.g.e., c. 2, s. 613.
[25] ez-Zebîdî, Tecrid-i Sarih, Terc.: Kâmil Miras, c. 8, s. 171.
[26] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 334.
[27] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 334.
[28] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 334; Taberî, Tarih, c. 3, s. 81.
[29] Fetih, 1.
[30] Fetih, 27.
[31] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[32] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 105.
[33] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 715.
[34] Halebî, a.g.e., c. 2, s. 715.
[35] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 337; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 258.
[36] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 336; Taberî, Tarih, c. 3, s. 81.
[37] İbn Kesir, Tefsir, c. 4, s. 182.
[38] Bakara, 216.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir