Anasayfa / Hz. Muhammed (sav) / Peygamberimizin Hayatı / Mû’te Savaşı ( Muharebesi )

Mû’te Savaşı ( Muharebesi )

(Hicret’in 8. yılı Cemaziyelevvel ayı / Milâdî 629)

Peygamber Efendimiz, sadece büyük devletlerin hükümdarlarını mektuplar ve elçiler göndererek İslam’a davet etmekle kalmamış, aynı zamanda onlara peyk ve tâbi durumunda bulunanlara da elçi ve mektuplar vasıtasıyla İslam’ı teb­liğ etmişti. Busra (şimdiki Havran) Vâlisine de, ashaptan Hâris b. Umeyr el-Ez­dî Hazretlerini nâme-i hümâ­yunla göndermişti. Busra, o sırada bir beylik idi. Vâlisi ve ahalisi ırkan Arap oldukları halde, dinen Hıristiyan ve siyaseten de Bizans’a tâbi bulunuyorlardı.

Elçi Haris Hazretleri, Dimaşk nahiyelerinden Belka’a bağlı Mu’te köyüne va­rınca, Bizans Kayserinin Şam vâlilerinden olan Şürahbil b. Amrü’l-Gassanî’nin yanına çıkartılmıştı. Şü­rahbil, Hz. Haris’in Pey­gam­be­ri­mizin elçisi olduğunu öğrendiği halde, onu hunharca öldürmüştü.[1]

Elçisinin şehit edildiğini haber alan Resûl-i Zîşan, pek ziyade müteessir ol­du. Sahabe-i güzin de fazlasıyla üzüldü. Zira, o âna kadar Resûl-i Kibriya Efendimizin hiçbir el­çisi öldürülmemişti.[2]Haris, Hz. Re­sû­lul­lah’ın şehit edi­len ilk ve son elçisidir. Bu bakımdan, bu vahşîce cinayet çok büyük bir mana taşıyordu. Doğrudan doğruya Hz. Re­sû­lul­lah’ı ve Müslümanları gönülden ren­cide eden çirkin bir hadiseydi. Şürahbil, bu alçakça davranışıyla, İslam’a kar­şı olan derin kin ve düşmanlığını ortaya koyduğu gibi, devletler arasında câ­rî “Elçiye zevâl olmaz” temel prensibini de ihlâl etmişti.

Hadiseyi değerlendiren Resûl-i Ekrem Efendimiz, derhal bir ordu teşkil etti; üç bin mücahitten meydana gelen bu ordunun başına da, kendi azatlısı olan Zeyd b. Hârise’yi tayin etti.

Resûl-i Ekrem, Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin ettiğini belirttikten sonra da, “Zeyd şehit olursa, yerine Cafer b. Ebû Tâlib geçsin! Cafer şehit olursa, Müslümanlar aralarında münasip birini ken­dilerine kumandan seçsin!”[3]diye buyurdu.

Feraset sahibi Müslümanlar, bu ifadelerdeki ince manayı kavramışlardı. Gözyaşları arasında, “Yâ Re­sû­lal­lah, keşke sağ kalsalar da kendilerinden fay­dalansak!” derken, Hz. Re­sû­lul­lah hiçbir cevap vermeyip sustu.

Ya, sırasıyla kumandanlığa geçecek olanlar? Onlar da âkıbetlerinin Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu yüce sözlerinde gizli olduğunu bildikleri halde, yola çıkmakta zerre kadar tereddüt göstermediler, emr-i Peygamberî’ye ruh-u canla itaat et­tiler. Evet, onlar, bile bile ölüme koşuyorlardı! Ama bu ölüm, normal ölümler­den farklı olacaktı ve bu ölüm, onları hayat mertebelerinin en yükseğine ulaştı­racaktı: şehitlik… Gönüllerinde yatan tek gaye, İ’lây-ı Kelimetullah; ruhlarını saran tek arzu ise, şehâdet idi. İşte, onları coşkun bir hava içinde sefere çıkaran gaye ve arzu bu idi!

İslam Ordusunun Medine’den Uğurlanışı

Üç bin kişilik İslam ordusu, bir vücut haline gelmiş, harekete hazır bekli­yordu. O sırada Peygamber Efendimiz, beyaz bir sancak bağlayıp Komutan Hz. Zeyd’e verdi ve “Hâris b. Umeyr’in öldürüldüğü yere kadar gidiniz. Ora­da bulunanlara İslam’ı teklif ediniz. Kabul ederlerse ne âlâ; etmezlerse, Al­lah’ın yardımına güvenerek onlarla çarpışınız!”[4]diye emretti.

Bu tavsiyeden bile, İslam ordusunun intikam duygusundan uzak, İslam’ı teklif etmek gibi ulvî bir gayeyle yola çıkarıldığını pekâlâ anlamak mümkün­dür!

Mücahitleri uğurlamaya Resûl-i Ekrem’le birlikte birçok Müslüman da Se­niyyetü’l-Veda’ya [Veda Yokuşu’na] kadar gelmişti. Resûl-i Ekrem burada dur­­du ve mücahit­le­re, “Ben, size, Allah’ın emirlerini yerine getirmenizi, ya­sak­larından uzak kalmanızı, Müslü­manlardan yanınızda bulunanlara karşı ha­yır­lı olmanızı ve iyi davranmanızı tavsiye ederim. Allah yolunda Allah’ın is­miy­le savaşı­nız! Ganimet mallara hıyanet etmeyiniz! Ahde vefasızlık göster­me­yiniz! Küçük çocukları öldürmeyiniz! Kadınları, yaşlanmış pîr-i fanileri katlet­me­yi­niz! Ağaçları kesip yakmayınız! Evleri yıkmayınız! Orada, Nasranî­lerin kili­se­le­rinde, halktan uzaklaşmış, kendilerini tamamen ibadete vermiş birtakım kim­se­ler bulacaksınız. Sakın onlara dokunma­yınız!”[5]diye emir ve tav­siyede bu­lunduktan sonra, ordunun komutanı Hz. Zeyd b. Hârise’ye şun­ları emretti:

“Müşriklerden düşmanınla karşılaştığın zaman, onları üç husustan birine da­vet et! Hangisini kabul ederlerse, onlara dokunma!

“Sonra, onları muhacirler yurdu olan Medine’ye hicrete davet et! Davetine icabet ederlerse, muhacirlerin sahip oldukları haklara kendilerinin de sahip olacaklarını ve onların mükellef bulundukları vazifelerle kendilerinin de mü­kellef olacaklarını bildir!

“Eğer, Müslüman olup yurtlarında oturmayı isterlerse, Müslümanlardan göçebe Araplar gibi olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan İlâhî hükmün ken­dileri hakkında da uygulanacağını, harp ganimetlerinden kendilerine bir şey verilmeyeceğini ve ganimetten ancak Müslümanların yanında muharebe et­­miş olanların faydalanacaklarını haber ver!

“Eğer Müslüman olmaya yanaşmazlarsa, onları cizye vermeye davet et! On­lardan, bunu kabul edenlere dokunma! Cizye vermeye de yanaşmazlarsa, Al­lah’ın yardımına sığınarak onlarla çarpış!

“Eğer muhasara ettiğin kale veya şehir halkı, kendilerini Allah’­ın hükmüne göre teslim almanı senden isterlerse, onları Allah’ın hük­müne göre teslim al­ma; fakat kendi hükmüne göre teslim al! Çün­kü sen, Allah’ın, onlar hakkın­daki hükmüne isabet edip etmeye­ceğini bilemezsin!

“Eğer muhasara altına aldığın kale veya şehir halkı, senden, kendileri için Allah’ın ve Resûlünün emanını isterlerse, sen, onlara Allah ve Resûlü adına eman verme! Fakat kendi ema­nını, babanın emanını ve arkadaşlarının emanını ver! Çünkü siz, kendinizin ve babalarınızın vermiş olduğu eman sözünü boza­cak olursanız, bu, Allah ve Resûlü adına vermiş olduğunuz eman sözünü boz­manızdan, sizin için günahça daha hafiftir.”[6]

Bu emir ve tavsiyelerinden sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücahitlerle vedalaştı. Orduyu uğurlamak için gelen Müslümanlar da, “Allah, sizleri her türlü tehlikeden korusun, yine sağ sâlim geri çevirsin!” diye dua ettiler.

Medine’ye dönen Resûl-i Kibriya Efendimizi ise, Abdullah b. Revâha (r.a.), “Geride kalan, hurmalıkta kendisine veda ettiğim zâta; o en hayırlı uğurlayı­cıya, en hayırlı dosta selam olsun!”[7]diyerek selamladı.

Artık İslam ordusu göz ve gönül yaşları arasında Medine’den uğurlanmıştı. Hz. Fahr-i Âlem’in bizzat kendi eliyle verdiği beyaz sancak, başlar üzerinde ih­tişamla dalgalanıyordu. Sînedeki yürekler, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sunduğu sözler, verdiği öz ve ruh ile atıyordu. Çölün saf, uçsuz bucaksız sînesine süzülen bu mücahitler, kimlere ve hangi diyara gidiyordu? Görünüşe bakılırsa, Suriye hu­dudunda bulunan, reisliğini Şürahbil b. Amr’ın yaptığı beylikle hesaplaşmaya gidiyordu. Fakat hayır! Bu, işin sadece dış görünüşü idi. Hakikat­te ise, koca bir Bizans İmparatorluğu’nun gururlu, kibirli ordusuyla hesaplaşmaya gidiyordu!

Şürahbil’in Hazırlanması

Göğüsleri heyecan ve cihada karşı aşkla dolu mücahit­ler, uçsuz bucaksız kum denizini at ve deve sırtında aş­ma­ya çalışarak yollarına devam ediyorlardı.

Bu sırada Şürahbil’in kulağına, “İslam ordusunun Medine’den hareket et­tiği” haberi ulaştı.

Şürahbil, hazırlanmakta gecikmedi. Kayser Heraklius’a haber uçurarak, ken­disinden yardım dileğinde bulundu. Bu arada, Vadi’l-Kurâ’ya gelip kon­muş bulunan İslam ordusuna karşı da, kardeşi kumandasında bir askerî kuv­ve­­ti öncü olarak gönderdi. Mücahit­ler, vuku bulan çatışmada Komutan Se­dus’u öldürdüler, birliğini de bozguna uğrattılar. Bu bozgun, Şürah­bil’in gö­zü­nü korkuttu.

İlk saldırıyı başarıyla önleyen İslam ordusu, Vadi’l-Kurâ’­dan ayrılarak Şam topraklarından Maan’a gelip konakladılar. Mücahitler, burada korkunç bir ha­berle irkildiler: “Bizans İm­paratoru Heraklius, Rumlardan yüz bin askerin ba­şına geçmiş, güneye doğru yürüyormuş. Harp âlet ve malzemeleri bakımından ordusu son derece mükemmelmiş!”

Kulakları çınlatan bu haber yalan değildi. Yalan olmadığı için de, Hz. Zeyd, mücahitlerin görüşlerini öğrenmek istedi. Konuşanların ekserisi şu görüşteydi:

“Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) yazı yazıp düşmanımızın sayısını bildirelim; bize sa­vaşacak er göndersin ya da bu yolda yapmak istediği şeyi bize emretmesini is­teyelim!”[8]

O zamana kadar konuşmayan, hep susup dinleyen biri vardı ki konuşma sı­rası ona gelmişti. Bu, hem büyük bir şâir, hem de emsâlsiz bir kahraman olan Abdullah b. Revâha idi. Komutan Zeyd Hazretlerinin bu husustaki sorusuna, “Vallahi, sizin şimdi istemediğiniz şey, arzulayıp o arzuyla yola çıktığınız şe­hitliktir! Biz, insanlarla, ne sayıca, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allah’ın bizi şereflendirdiği şu din kuvvetiyle savaşıyoruz! Gidiniz, çar­pışınız! Bunda muhakkak iki iyilikten biri vardır: Ya şehitlik ya zafer!”[9]diye kahramanca cevap verdi.

Mücahitler, bu samimi ve yürekten sözleri, sanki Abdullah b. Revâha’dan de­ğil de, bir başka âlemden kendilerine bir seslenişmiş gibi dinliyorlardı. İman ve cihat aşkıyla yanan içler, bu sözlerle bir­den nurani birer alev halini aldı ve “Vallahi, Ravaha’nın oğlu doğ­ru söylüyor!” diyerek, cesaretle düşmana doğru yol almaya başladılar.

Hesaplaşmanın Başlaması

Tarih, Hicret’in 8. yılı, Cemaziyelevvel ayını gösteriyordu.

Yer, Mu’te Meydanı idi.

Bir tarafta yüz bini aşan gururlu ve intizamlı Hıristiyan Bizans ordusu; di­ğer tarafta, üç bin kişilik, görünüşte hasmına kıyasla gayet az ve harp malze­me­lerinden mahrum Hz. Zeyd kumandasındaki İslam ordusu… Birincisinde her şey var, bir tek şey yok; ikincisinde ise düşmana nis­bet­le hiçbir şey yok, sa­de­ce bir tek şey var: İman… Uğrun­da her şeylerini feda etmek duygusuyla ha­re­kete geçen, dinlerinin sahibi Allah’a iman ve O’nun yardımına olan itimat!

Zâhire bakılıp hüküm vermeye kalkıldığı takdirde görünen man­zara garip bir durum arz ediyordu. Kıyas kabul etmeyecek bir çokluk ve azlık karşı karşı­yaydı. Nitekim Bizans İmparatoru He­rak­lius, karşısında bir avuç insanı gö­rünce, hadiseye bu kadar ehemmiyet verişinin manasız düştüğünü ve onları bir anda yok ede­ceğini düşünmüş olacak ki kendisini tutamayarak kahkahalar sa­vurdu. Son­ra da bu kadar zahmet ve külfete manasızca sebebiyet ver­diği için Şürahbil’i de tekdir etti.

Ne var ki Kayser, iki şeyi birbirine karıştırıyordu: Görünüş ile hakikati… Evet, görünüşte gerçekten Bizans ordusu gözleri kamaştırıcı bir haşmete sa­hip­ti; ama hakikatte bu haşmetli görünüş altında cılız ve sönük bir ruh vardı. İslam ordusu ise, görünüşte gerçekten sayıca azdı, silahça güçsüzdü; ama ha­ki­katte bu azlığın içinde azametli bir ruh, bir mana, bir heyecan ve aşk vardı. Ga­li­biyetler, muzafferiyetler ise, tarihte ihtişamlı görünüşlerin değil, hep aza­metli imanın, büyük ruhun ve haşmetli mananın olagelmiştir.

İki taraf, artık birbirlerini iyice görmüş ve süzmüşlerdi; bundan sonra bek­leyip durmak manasızdı.

İslam ordusunun kumandanı Hz. Zeyd b. Hârise, Resûl-i Kibriya’nın teslim ettiği ak sancağı omuzlayarak ortaya atıldı. Çarpışma, şimşek çakışları süra­tin­de başladı. Bir anda yerler kana bulandı. Tekbir sesleri, kılıç şakırtıları, at kiş­nemeleri, yaralı feryatları ve harp nâraları birbirine karıştı.

Hz. Zeyd’in Şehâdeti

Bir elinde beyaz sancak düşmanla göğüs göğüse, kahramanca çarpışan bü­yük kumandan Hz. Zeyd, Bizanslıların mızrak darbelerine maruz kaldı ve vü­cudu delik deşik oldu. Kanları etrafa sıçrıyordu. Ayakta duracak gücü kaybe­den bu büyük insan, mukaddes gayesine kendisini seve seve feda etmenin mânevî haz ve huzuru içinde yere düşüp şehâdet mertebesine ulaştı.[10]

Sancak sahibini bekliyordu. Hz. Zeyd’in şehit olduğunu gören, Hz. Re­sû­lul­lah’ın tâlimatı gereği sancağın yeni sahibi, yeni kumandan Hz. Cafer, bir ok sü­ratinde sıçrayarak o mübarek ak sancağı kaptığı gibi omuzladı.[11]Düş­man ka­la­balığını ve kudurgan saldırışını hiçe sayarak, saf­la­rı arasına elde ak san­cak, cesur ve yiğitçe daldı. Zeyd’in şan­lı, şerefli âkıbetine uğrayacağını bile bile kılıç sal­la­ma­ya devam etti. Düşman kalabalıkmış; olsun! Kuvvetliymiş; ne çı­kar? Yiğit, her şeye rağmen kendi vazifesini ya­pa­cak­tır. Zaten yiğitlik, verilen vazi­feyi hakkıyla yerine getirmek değil de nedir? Hem şehit olsa neyi kaybe­decektir? Dünya hayatını mı? Olsun; ebedî bir hayat var ya! Dünya hayatını verip, ebedî hayatta imrenilecek mertebeler kazanmak az şey mi?

Hz. Cafer de Şehit Düştü

Kumandan Hz. Cafer gibi, her mücahit aynı duygu, aynı heyecan ve aynı kutsî gaye ile düşman ordusuna saldırıyordu. İslam ordusunda kartal cesareti, düşman askerinde karga ürkekliği vardı. Durum ne olursa olsun, İslam ordusu kârlı çıkacaktı. Galip olursa, hem maddî hem mânevî zaferi elde etmiş olacak­lar; mağlup olup şehit olurlarsa, mânevî zaferi şanlı, şerefli bir destan halinde elde ede­ceklerdi. Bunun için korkuları, telâşları, endişe ve tereddütleri yoktu.

Dost gözler yanında düşman gözler de, yeni kahraman kumandanın üze­rinden ayrılmıyordu. Bu ürkek ve mütereddit gözler, bu kahramanın cesaretli saldırışına, önüne geleni biçmesine, karşısına çıkanı kırıp geçirmesine hayret ve şaşkınlıkla bakıyordu.

Ne var ki Hz. Cafer’in de mukadder âkıbeti yaklaşıyordu. İnen hain bir kılıç darbesi, sağ kolunu bileğinden kesti. Bu sefer şanlı sancağı, sol eline aldı. Ama fazla sürmeden bu kolu da kesildi. Eğer alabilirse, manzarayı hayalinizde can­landırınız ve bu büyük kahramanın İ’lâ-yı Ke­li­me­tullah uğrunda gösterdiği gayreti, hamiyeti hayranlıkla seyrediniz. Bu eşsiz kahraman, Resûller Resûlü­nün teslim ettiği İslam’ın izzetini, ordunun şerefini temsil eden mübarek san­cağı yere düşürmemek için, bileklerinden aşağısı ye­re düşmüş kollarıyla sa­rıldı.[12]Artık düşman saldırısına kar­şı koyacak durumu yoktu. O anda tek ga­yesi, o şanlı ve şe­refli bayrağı yere düşürme­den üçüncü ele teslim etmekti. İlâ­hî Yarabbi! Bu ne haşmetli iman, bu ne büyük ideal, bu ne kutsî gaye, bu ne ulvî gayret ve ha­miyet! Bizim şu an­da havsalamıza sığdıramadığımız hadiseyi Hz. Cafer (r.a.) bizzat yaşıyordu; evet, bizzat yaşıyordu.

Bu haşmetli manzara, haliyle fazla devam etmedi ve düş­mandan gelen kılıç darbeleri Hz. Cafer’i de Hz. Zeyd’in kavuştuğu şehitlik mertebesine çıkardı.[13]Henüz o sıra kırk bir yaşında bulunan bu İslam kahramanının vücuduna bak­tıklarında, doksandan ziyade mızrak, ok ve kılıç yarası görüyorlardı.[14]

Sancak Abdullah b. Revâha’nın Omuzunda

Kumandanlık sırası Abdullah b. Revâha Hazretlerine gelmişti.

Atının üzerinde, ak sancak omuzunda, düşmana karşı ilerledi. Kötülüğü emreden nefis, bu vaziyette iken bile onu vesvese ve tereddütler tuzağına dü­şür­mek istiyordu. Hz. Abdullah, iki düşman arasında kalmıştı. Biri Bizans as­ker­­leri, diğeri hiçbir zaman yanından ayrılmayan nefsi… Ama o, bu iki düş­ma­na karşı da gereği gibi mücadele veriyordu. Bir taraftan düşmana saldırır­ken, diğer taraftan en büyük düşmanı olan nefsine şöyle diyordu:

“Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun eğdireceğim diye yemin ettim. Sen bu­na ya kendiliğinden râzı olursun ya da bunu sana zorla kabul ettiririm! Müs­lümanlar, toplanmışlar, bağırıyorlar. İçlerinden ‘İnnâ lillah ve innâ ileyhi râ­ciûn’ diyen ağlamaklı sesler yükseliyor. Anladığım kadarıyla, sen pek cen­net­ten hoşlanmamış görünüyorsun! Yıllardır, hâlâ itminana ermemişsin! Ey nef­sim, sen şimdi öldürülmezsen, daha hiç ölmeyecek misin ki? İşte, ölüm ge­lip çattı; arzu etmediğin halde! Eğer o iki kişinin yaptığı­nı yapar, şehitliği ter­cih edersen, en isabetli işi yapmış olur­sun! Eğer gecikirsen, bedbaht olur­sun!”[15]

Nefsini mağlup eden Hz. Abdullah, kahramanca bir çar­pışma gösteriyordu. Bir ara bir kılıç darbesiyle kesilen parmağı sallanmaya başladı. Yüreği Allah ve Re­sû­lul­lah muhabbetiyle çarpan bu büyük insan, atından yere indi; parmağı­nın üstüne ayağıyla bastı ve sallanan kısmı koparttıktan sonra tekrar atına at­layarak düşman saflarına bir arslan gibi daldı. Kalbini kaplayan iman feyz ve cesareti, adeta vücudunda ağrı, sızı ve acıma nâmına ne varsa hepsini alıp gö­türmüştü.

Hz. Abdullah, kahramanca çarpıştıktan sonra, bir ara geri dönüp atından indi. Üç günden beri ağzına tek lokma almamıştı. O sırada biri kendisine üzeri et­li bir kemik sundu. Üç günden beri ağzına aldığı ilk lokma olacaktı bu… Ama ne­rede? Henüz etli kemiği azıcık ısırmıştı ki Müslümanların bulunduğu tarafta bir gürültü ve kargaşa koptu. Hz. Abdullah, elindeki kemiği bir tarafa fırlattı ve kendi kendine, “Sen hâlâ dünyada boğazla meşgulsün!” diyerek kılıcını sı­yırdığı gibi çarpışmaya katıldı.[16]

Bu çarpışma neticesinde Hz. Abdullah da arzuladığı yüce makama erişti.[17]

İslam Ordusunun Dağılması

Üst üste üç kahraman kumandanını şehit veren ve baş­sız kalan İslam or­du­su, düşman karşısında dağıldı. Mücahitler bir an için geri çekilmek veya mu­ha­re­beye devam etmek arasında tereddüt gösterdiler. Bu arada birkaç mü­cahit şe­hit oldu.

Bütün bunlara rağmen, Hz. Re­sû­lul­lah’ın aziz sancağı yere düşmüş değildi. Onu, Abdullah b. Revâha şehit olunca, Ebu’l-Ye­ser Ka’b b. Umeyr eline alarak mücahitlerden Sâbit b. Akrem’e ver­miş­ti. Bu sahabe de onu alır almaz ordu­nun önüne koşmuş ve bayrağı yere dikerek Müslümanları bir araya toplan­maya çağırmıştı. Mücahitlerin her biri bir taraftan gelerek bu merkez tarafında toplanıyorlardı. Sancağı elinde tutan sahabe Sâbit b. Akrem, toplananlara, “Ey mücahitler topluluğu! Aranızdan birini kendinize kumandan seçiniz ve onun etrafında toplanınız!” diye seslendi.

Mücahitler, “Biz, seni kumandan seçtik, biz sana râzıyız!”[18]dediler.

Ne var ki Sâbit Hazretlerinin, gözü bir başkasındaydı: Orduya, İslam’daki sadâkat ve samimiyetini ispatlamak babında gönüllü olarak katılmış olan yeni Müslümanlardan Hâlid b. Velid’di bu! “Ben bu işi yapamam!” diyen Sâbit b. Akrem, gözünü diktiği Hz. Hâlid’e, “Ey Ebû Süleyman! Gelip, alsana şu san­cağı!” diye seslendi.

Ne var ki saygılı ve duygulu bir kahraman olan Hz. Hâlid, bayrağın bu yaş­lı muhterem zâtta kalmasını istiyordu:

“Ben, bu sancağı senden alamam. Sen buna benden daha lâyıksın! Çünkü benden daha yaşlı ve Bedir Savaşı’nda da bulunmuşsun!”[19]

Evet, Hz. Hâlid’in söylediklerinin hepsi doğru idi. Ama o an, o saat, çok yaşlanmış olanı veya herhangi bir şeye katılmaktan dolayı kazanılmış çok şe­refi istemiyordu. O an ve o durum, İslam ordusunu bu en tehlikeli durum kar­şısında kurtaracak liyakat arıyor ve ancak onu istiyordu. Bunun gayet iyi idra­kinde olan Sâbit b. Akrem (r.a.), teklifini Hz. Hâlid’e tekrarladı: “Al, Re­sû­lul­lah’ın şu bayrağını! Ben onu sana vermek üzere aldım. Sen çarpışma husu­sunda, savaş konusunda benden daha bilgili ve maharetlisin!”

Sonra da Hz. Hâlid’in cevap vermesine fırsat vermeden Müslümanlara dö­ne­rek, “Hâlid’i kumandan seçmek hususunda görüş ve söz birliği ediyor mu­su­nuz?” diye seslendi.[20]

Gözlerini bu kahraman sahabenin üzerinden ayırmayan mücahit­ler, hep bir ağızdan “Evet!” dediler. Bunun üzerine de Hz. Hâ­lid, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sanca­ğı­nı eline alıp büyük bir hürmetle öptü ve atına atlıyarak yüzünü düşmana doğru çevirdi. Artık kumandan, Hz. Hâlid’di!

Peygamber Efendimizin, Muharebe Safhalarını Haber Vermesi

Bütün bunlar olup biterken, Resûl-i Kibriya Efendimiz, harbe iştirak etme­yen ashabıyla birlikte Medine’de bulunuyordu. Medine neresi, Mu’te neresi? Aradaki mesafe bin kilometreden fazla. Ama bu uzun mesafe, hakikatbîn göze sahip Resûl-i Kibriya için kısaldı ve adeta harp, gözlerinin önünde cereyan ediyormuşçasına çarpışmanın safahatını ashabına teessür içinde teker teker an­lattı: “Zeyd b. Hârise sancağı eline aldı ve şehit oldu. Onun için Allah’tan af di­leyiniz! Sonra sancağı Cafer aldı. O da şehit oldu. Onun için de Allah’tan af di­leyiniz! Sonra sancağı Abdullah b. Revâha aldı. O da şehit oldu! Bu kardeşi­niz için de Allah’tan af dileyiniz!”[21]Sonra da, mübarek gözyaşları arasında söz­lerine şöyle devam etti:

“Abdullah b. Revâha’dan sonra, sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı. İşte, şimdi tandır tutuştu, harp kızıştı! Allahım, sen ona yardım et!”[22]

Bu durum, Cenab-ı Hakk’ın müsaadesiyle mucize olarak gayb­den bir haber verişti. Gaybın tek bilicisi Yüce Allah, hikmeti gerektirdiğinde sevgili kuluna da bazı şeyleri bildirir, gösterir ve aradaki uzun mesafeleri kaldırıverir!

Kumandan Hâlid b. Velid

Müslümanların başlarına lâyık gördükleri yeni kumandan Hz. Hâlid, cesa­retle atını mahmuzlayıp düşman üzerine yürüdü. Kendisini, yayından kopmuş oklar halinde mücahitler takip ettiler. Müslümanların saldırışı öylesine cesurca ve kahramanca idi ki düş­man bir anda şaşırdı. Neye uğradığının farkına varın­caya kadar da birçok askerini yerde serili gördü. Akşama yakın cereyan eden bu çarpışmada düşman topluluklarından bazıları bozguna bile uğradı. Ne var ki kendini toparlayan düşman, hava kararmaya başladığı sırada toptan hü­cu­ma geçince, bu sefer Müslümanlar geri çekilmek zorunda kaldılar.

Hz. Hâlid’in Taktiği

Bilindiği gibi, o zamanki muharebeler, şimdiki savaşlar gibi geceli gün­düz­lü devam etmezdi: Sabahleyin, herkes işine gücüne gider gibi, asker sila­hını kuşanır, harp meydanına girer, gerektiği kadar çarpışırdı; akşam olunca da, yine herkesin işinden evine dönmesi gibi, ordugâhına dönerdi.

Hz. Hâlid, kumandanlığı akşama yakın almıştı. Bir iki taar­ruzdan sonra da hava kararmış ve iki taraf ordugâhına çekilmişti. Hz. Hâlid, büyük bir kahra­man olduğu kadar, harp sanatında, düşmanı şaşırtıcı taktikler uygulamakta da son derece mahirdi. Bu sanat ve maharetini kullanması gerekiyordu. Geceyi hep düşünerek, birtakım plânların ve düşmanı şaşırtacak taktiklerin tasavvu­ruyla geçirdi.

Gün doğuşuyla birlikte İslam ordusu da yeni bir tertip ve düzenle düşman karşısına dikildi. Bunu gören düşman hem hayrete kapıldı, hem de ürkek bir tavra girdi. Ve o zaman, gece İslam ordusu safında duydukları gürültülerin, türlü hareket seslerinin manasını anlıyorlardı: “Demek ki Müslümanlara bu gece çok sayıda yardımcı kuvvetler gelmiş. Baksanıza, şu sağ kanatta görü­nenler şimdiye kadar görülmemiş askerlerdir.”[23]

Bir gün evvel bir avuç Müslümandan yedikleri kuvvetli bir ağır yumruğun sersemliğini üzerinden atamamış olan düşman, bu değişiklik karşısında bütün bütün korkuya ve endişeye kapılıyor, birbirlerine “Ne yapacağız!” der gibi ma­nalı bakışlarla bakmaya başlıyorlardı.

Hz. Hâlid, akıllıca bir taktik uygulamıştı: O gece Müslüman bölüklerin ye­rini değiştirmiş, sağdakileri sola, soldakileri sağa, öndekileri arkaya, arkadaki­leri de öne almıştı.[24]

Düşman birlikleri ise, karşılarında yeni simalar, yeni kıyafetler görünce, Müslümanlara taze kuvvet gelmiş olduğu zanına kapılmışlar ve bunun netice­sinde de korku ve telâş havasına girmişlerdi.

Kahraman ve maharetli Hz. Hâlid, bu taktiğiyle düşmanın mânen sarsıldı­ğını fark edince, vakit kaybetmeden mücahitlere hücum emri verdi. Yeni harbe girmişçesine şiddetli hücuma geçen mücahitler, düşman ordusunu bir anda darmadağın ettiler. İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna sıyrılan kılıçlar olanca kuvvetle küffar ordusunun üzerine iniyordu. O, görünüşte azametli, haşmetli düşman ordusu, çareyi kaçmakta buldu! Sanki çil yavrularının üzerine kartal çullan­mıştı.

Allah’ın, Müslümanları nusretiyle sevindirdiği bu parlak günde, kahraman kumandan Hz. Hâlid’in elinde tam yedi kılıç parçalandı.[25]Yedi kılıç parçala­nır­ken, kim bilir kaç kâfiri kırıp geçirmişti!

Mücahitlerin cesaret ve kahramanlığının, uyguladığı taktikle birleşmesi so­nucu elde edilen parlak zaferden dolayı Hz. Hâlid, Yüce Allah’a hamdetti. Onun hamdine mücahitler de, kendilerine umulmadık bir anda bu fırsatı ihsan eden Rablerine şükranlarını takdim ederek katıldılar.

Hz. Hâlid’in düşündüğü ve uyguladığı taktik başarıyla neticelenmiş ve mü­cahitler, kendilerinin aşağı yukarı kırk, elli misli kadar olan düşman ordusunu sindirmişti. Ancak henüz tehlike atlatılmış değildi. Bu bir avuç Müslümanın, bir daha bu sayıca kalabalık ordunun toplanmasına fırsat verilmeden başarılı bir şekilde geri alınması gerekiyordu. Bunu yapmak için de Hz. Hâlid plânının ikinci kısmını uygulamaya koydu. O günün gecesi İslam’ın izzetini, şerefini, şânını koruyarak ordusunu kaldırıp güneye doğru süzüldü. Zaten, düşman üst üste yediği darbelerden sersemleşmişti. Bu gidişe sadece seyirci kaldı, belki de sevindi.

Böylece, Hz. Hâlid’in taktiğinin ikinci kısmı da müspet netice vermiş ve bir avuç İslam mücahidi, düşman diyardan, tereyağından kıl çekercesine geri çek­tirilerek yok olmaktan kurtarılmıştı.

Bu, Yüce Allah’ın gerçekten büyük bir lûtfu ve inayetinin eseri idi. Yedi gün devam eden çarpışmalarda İslam ordusu sadece on beş kadar şehit vermişti.[26]

Medine’ye Dönüş

Hz. Hâlid, Allah’ın yardımıyla mahvolmaktan kurtardığı ordusuyla Me­dine’ye doğru yola koyuldu. Düşman ise, şaşkın şaşkın seyretmekle yetini­yordu. Sanki oldukları yerde çivilenmişlerdi. İslam ordusunu takip etme cesa­retini bulamamaları, elbette kendileri hesabına büyük bir hezimetti.

Mücahitler, Medine’ye, parlak bir zaferi kazanmanın vakar ve haşmetiyle yaklaşıyorlardı. Bu arada, mücahit­ler­den Ya’lâ b. Ümey­ye, önden giderek, he­nüz ordu Me­di­ne’ye varmadan Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı. Olup biten­leri anlatmak isteyince Resûl-i Kibriya, “İstersen, olup bitenleri, ben sana an­latayım!” buyurdu ve harp safahatını olduğu gibi anlattı. Bu mucize karşısında Hz. Ya’la, “Seni hak din ve kitapla peygamber gönderen Allah’a yemin ede­rim ki sen mücahitlerin hadiselerinden anlatmadık bir harf bile bırakmadın!”[27]dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz ise, “Allah, yeryüzünü (aradaki mesafeyi) orta­dan kaldırdı; ben de savaş meydanını gözlerimle gördüm!”[28]buyurdu.

Pey­gam­be­ri­mizin, Hz. Cafer’in Şehit Olduğunu, Ailesine Haber Vermesi

Hz. Cafer’in Mu’te’de şehit olduğu gündü.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, harbin safahatını anlatıp üç kumandanın şehit olduğunu ashab-ı kirama haber verdikten sonra, Hz. Cafer’in evine gitti.

Hz. Cafer’in hanımı Esmâ bint-i Ümeys, her şeyden ha­ber­siz, işleriyle meş­guldü. Çocuklarının yüzlerini tertemiz yıkamış, başlarını taramıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Esmâ! Cafer’in oğulları nerede?” diye sordu.

Hz. Esmâ’nın hâlâ bir şeyden haberi yoktu. Çocukları çok seven Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu isteği altında herhangi bir mana aramadı. Oğullarını tutup yanına getirdi. Resûl-i Kibriya Efendimiz, onları bağrına bastı, öptü, kokladı. Bu es­nada kendisini zaptedemeyerek gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

İşte o anda, Hz. Esmâ’nın yüreği dağlanır gibi oldu. “Yâ Re­sû­lal­lah” dedi. “Anam babam sana feda olsun! Sen niçin ağlıyorsun? Yoksa Cafer ve arkadaş­larından sana acı bir haber mi erişti?”[29]

Hz. Re­sû­lul­lah acı gerçeği teessür içinde haber verdi: “Evet, onlar bugün şehit oldular!”[30]

Hz. Esmâ’nın gözlerinden bir anda yaşlar seller gibi bo­şan­maya başladı. Ka­dınlar, başına toplandılar. Hz. Re­sû­lul­lah’ın ona emri şu ol­du:

“Ey Esmâ! Ağzından uygunsuz ve kaba söz kaçırma ve göğ­sünü de döv­me!”[31]

Daha sonra Efendimiz, hâne-i saadetine geldi; zevcelerine, “Cafer ailesi için yemek yapmayı ihmâl etmeyiniz” buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Cafer’in ev hal­kına üç gün yemek yapılıp yedirildi. İslam’da ölünün ev halkı için yapılan ilk yemek budur.

Peygamber Efendimiz, Hz. Cafer için üç günden sonra ağlamayı da yasak­ladı.[32]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Cafer’in kesilen iki eline karşılık, Cenab-ı Hakk’ın ona iki kanat verdiğini ve cennette, onunla istediği gibi uçup durdu­ğunu haber vermiştir. Bu sebeple ona “Cafer-i Tayyar” denilmiştir.[33]

Peygamber Efendimizin, Zeyd b. Hârise’nin Kızının Bakışına Dayana­mayıp Ağlaması

Henüz, İslam ordusu Mu’te’den Medine’ye dönmemişti.

Hz. Re­sû­lul­lah, bir ara, harpte şehit olan Zeyd b. Hârise Hazretlerinin kızını gördü. Masum kız, Resûl-i Kibriya’nın mübarek yüzüne hüzünlü ve ağlamaklı bakıyordu. Bu manzarayı seyre dayanamayan Efendimiz, şefkat ve merhame­tinden ağlamaya başladı.

Sa’d b. Ubâde Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah, nedir bu?” diye sordu.

Efendimiz izah etti: “Bu, sevgilinin, sevgilisine hasretidir.”[34]

İslam Ordusunun Karşılanışı

Oldukça sıcak bir gündü.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın ak sancağının Medine ufuklarında par­lamaya başladığı görüldü. Gelen, artık Zeyd ordusu değil, “Sey­fullahi’s-Sarim [Allah’ın Keskin Kılıcı]” unvanının sahibi Hz. Hâlid b. Velid ordusu idi.

Tecessüm etmiş ruh ve cesaret âbidesini andıran mücahit­ler, üç kumandan dâhil on beş kadar mücahidi kaybetmiş ol­manın derin hüznü, ama İslam’a parlak bir zafer ka­zan­dır­manın vakar ve sevinci içinde, Medine’ye, semâda sü­zü­len parlak yıldızlar misâli akıyorlardı.

Bu sırada Resûl-i Ekrem, ashab-ı kirama, “Toplanınız da kardeşlerinizi kar­şılayalım!” buyurdu.

Müslümanlar, kızgın sıcağa rağmen derhal bu emre itaat edip mücahitleri karşılamak üzere adeta Medine’yi tamamen boşalttılar.

Kâinatın Efendisi de, bu mücahitleri karşılamaya çıkıyor­du; onlara “Hoş geldiniz” demeye gidiyordu. Çoluk çocuk herkes onun etrafını yıldız misâli sarmıştı. Çocukların bineklere bindirilmesini emredip, kutsî şehâdet mertebe­sine erişen Hz. Cafer’in biricik oğlunun da kendisine verilmesini istedi. Getiri­len yavruyu, şefkat kahramanı Kâi­natın Efendisi önüne bindirdi; yoluna öylece devam etti.

Medine’nin Cürüf mevkiinde, mücahitlerle karşılayıcılar birbirlerine ka­vuştular ve ulvî bir manzara teşkil ettiler.

Bu arada, mücahitlerin kulağına bazı nâhoş sözler geldi: “Allah yolunda sa­vaşmaktan kaçan kaçaklar!”[35]Mücahit­ler, işittikleri bu sözlerden üzüntü duy­dular; durumu Hz. Resûl-i Ekrem’e şikayet ettiler. Kâinatın Efendisi, “Siz­ler, Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil, dönüp dönüp vuruşanlarsınız!”[36]buyurarak onları teselli etti.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın bu sözleri üzerine, Müslümanlar da, mücahit­leri o tür sözleri söyleyerek kınamaktan ve üzmekten vazgeçtiler.

ZÂTÜ’S-SELÂSİL SEFERİ

(Hicret’in 8. senesi Cemaziyelahir ayı / Milâdî 629)

Bazı Arap kabileleri, Mu’te Harbi’nin neticesini Müslümanlar için zâhirî bir mağlubiyet ve gerileme olarak değerlendirmiş olacak­lar ki Medine’ye saldır­mak maksadıyla bir araya gelmişlerdi. Bunlar, Kuzaa, Beliy, Cüzam, Lahm ve Âmile adındaki kabilelerdi.[37]

Durumu haber alan Peygamber Efendimiz, derhal Amr b. Âs Hazretlerini yanına çağırdı ve “Ey Amr! Silahını kuşan, yol­culuk elbiselerini üzerine giy ve he­men yanıma gel!” buyurdu.

Hz. Amr, hemen gidip silahını kuşandı ve sefer elbiselerini de giyerek Efendimizin yanına vardı.

Resûl-i Ekrem, “Ey Amr!” dedi. “Seni selamete ve zenginliğe erdirsin diye as­­kerî bir birliğin başında bir yere göndermek istiyor, en iyi dileğimle senin için zenginlik diliyorum!”

Hz. Amr, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben zengin olayım diye Müslüman olmadım; hiç­bir karşılık beklemeden ve cihatlara katılıp, zâtınızın yanında bulunmayı ar­zu­ladığım için Müslüman oldum!” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Ey Amr! Zenginliğin faydalısı, insanların hayırlı ve faydalısına ne güzel yaraşır!”[38]diye buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin Amr’ı tercih edişinin bir se­be­bi vardı: O da, Hz. Amr’ın, Beliy kabilesiyle akraba olu­şuy­du. Babaannesi Beliy kabilesindendi. Amr’ı gönder­mek­le, onları akrabalık noktasından bir derece yumuşat­mak ve İslamiyete ısındırmak istiyordu!

Ayrıca Efendimiz, üzerine yürüyeceği kabileleri İslam’a davet etmesi için de Amr Hazretlerine emir verdi.

Bütün bunlardan sonra Hz. Amr, emrindeki muhacir ve ensar­dan müteşek­kil üç yüz mücahitle Medine’den yola çıktı. Müşrik kabilelerin toplandığı böl­geye yaklaştığında, fazlaca kalabalık olduklarını gördü. Bunun üzerine, ashap­tan Râfi’ b. Mekîs’i Peygamber Efendimize göndererek ace­le yardım istedi. Me­dine’ye gelen bu sahabe, durumu Pey­gamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Ekrem Efen­di­miz, bu istek üzerine, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrâh ku­man­da­sında iki yüz kişilik bir takviye kuvveti gönderdi. Bunlar arasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ile ensar ve muhacirin ile­ri gelenlerinden birçok kimse vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Amr b. Âs’la buluşup hep bir­likte hareket etmele­rini de Hz. Ebû Ubeyde’ye sıkı sıkıya tembih etti.[39]

Takviye birliği süratle yol alarak Hz. Amr’ın yardımına yetişti.

Amr (r.a.), Ebû Ubeyde Hazretlerine, “Sizin de kumandanınız benim! Çün­kü Re­sû­lul­lah’a haber gönderip bana yardım etmenizi kendisinden ben iste­dim!” dedi.

Fakat Ebû Ubeyde Hazretleri, kendi birliğine kumandanlık etmek istedi ve “Ben, emrim altındaki birliğin kumandanıyım; sen ise, emrin altındaki birliğin kumandanısın!”[40]diye karşılık verdi.

Hz. Amr ise, aynı şekilde, onların da kumandanı olduğunu, imam­lığa yet­kili olanın da kendisi bulunduğunu ifade etti. Bu küçük münakaşaya muhacir Müslümanlar da Ebû Ubeyde Hazretlerinin tarafını tutarak katıldılar.

Ebû Ubeyde, Hz. Re­sû­lul­lah’ın tembihini hatırlayınca, mü­nakaşanın uza­masına meydan vermedi. “Ey Amr! Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.), Medine’den ayrılır­ken en son sözü, ‘Arkadaşının yanına varınca, birbirinize itaat ediniz, sakın aranızda ihtilâfa düşmeyiniz’ emir ve tavsiyesi olmuştur. Eğer sen bana itaat etmezsen, ben sana itaat ede­rim”[41]dedi.

Böylece, başkumandanlık, münakaşa uzamadan Amr b. Âs Hazretlerinde kaldı. Namazı da mücahitlere o kıldırmaya başladı.[42]

Varılan yerde hava oldukça soğuk ve sert idi. Mücahit­ler, ateş yakmak için et­raftan odun toplayarak ısınmak istedilerse de Kumandan Hz. Amr, buna kat’i­yetle müsaa­de etmedi. Bu durum, asha­bın itirazına sebep oldu.

Hz. Ebû Bekir, meseleyi kendisiyle konuşmak isteyince, Hz. Amr b. Âs, “Sen, beni dinlemek ve bana itaat etmekle emr­olundun, değil mi?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir, “Evet…” dedi.

Bunun üzerine Hz. Amr, “O halde, neye emrolundunsa onu yap!”[43]dedi.

Hz. Ömer, bu sözlere tahammül edemedi ve gidip Hz. Amr’a çatmak iste­diyse de, Hz. Ebû Bekir buna mani oldu ve “Bırak onu; istediğini yapsın. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), onu ancak harpteki mahareti sebebiyle başımıza kumandan ta­yin etti. Mademki o şu anda kumandandır, onun işine karışmak doğru ol­maz”[44]diye konuştu.

Bunun üzerine Hz. Ömer, hiddetini yenip sustu.

Aslında Hz. Amr, güzel bir taktik ve tedbir icabı mücahit­lerin ateş yakmala­rına müsaade etmiyordu. O da şuy­du: Düşman çok, mücahitler ise onlara na­zaran sayıca az idiler. Ateş yakıldığı takdirde sayıları ortaya çıkacak ve düş­man hiçbir endişe ve korkuya kapılmadan üzerlerine hücum edecekti; fakat yakılmadığı takdirde düşman, mücahitlerin sayısını tam bilmeyecek ve ihti­yatlı hareket et­mek durumunda kalacaktı. Nitekim de aynı durum cere­yan etti: Müslümanların oldukça kalabalık oldukları zan­nı­na kapılan düşman kuvvet­leri, çarpışmayı bile göze ala­ma­dan her biri bir tarafa da­ğıldı. Az sayıda bir bir­lik karşı koy­maya direndi; ancak onlar da bir müddet sonra mücahitlerin top­tan hücumu karşısında dayanamayarak kaç­ma­ya mecbur kaldılar.[45]Harp sa­natını iyi bilen Ko­mu­tan Amr (r.a.), kaçanları, “Mücahitlere bir pusu kurul­muş olabi­lir” ihtimalini göz önüne alarak takipten vazgeçti. İslam ordusu, ga­yesine ulaşmış olmanın huzurunu içinde Medine’ye döndü.

Amr b. Âs’ın Pey­gam­be­ri­mize Suali

Mücahitlerle Medine’ye dönen Kumandan Amr b. Âs (r.a.), iç âleminde bir duyguya kapılmıştı. Bu duygusunu bizzat kendisi şöyle anlatır:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), beni askerî bir birliğin başında Za­tü’s-Selâsil’e gön­dermişti. Askerî birliğin içinde Ebû Bekir ve Ömer de bulunuyordu.

“‘Re­sû­lul­lah’ın yanında benim yerim daha üstün olmazsa, herhalde beni, Ebû Bekir ve Ömer’in başına kuman­dan tayin ederek göndermezdi’ diye içime doğdu.

“Hemen Re­sû­lul­lah’ın yanına varıp, ‘Yâ Re­sû­lal­lah! Halkın sana en sevgilisi hangisidir?’ diye sordum.

“‘Âişe’dir’ buyurdu.

“‘Erkeklerden kimdir?’ diye sordum.

“‘Âişe’nin babasıdır’ buyurdu.

“‘Ondan sonra kimdir?’ diye sordum.

“‘Ondan sonra Ömer’dir’ buyurdu; birtakım erkeklerin daha isimlerini say­dı.

“Kendi kendime, ‘Artık bu sorumu tekrarlamayayım!’ dedim ve beni en sonraya bırakmasından korkarak sustum!”[46]

Hakikat-ı halde, Amr b. Âs Hazretleri, ashab-ı kiramın büyüklerindendi. Fakat o vakit sahabeler arasında ona nisbetle Allah indinde ve Hz. Re­sû­lul­lah katında daha sevgili ve daha efdal pek çok zât ve onun tabakasının üst tara­fında hayli tabaka vardı. İşte, bunu anlayan Hz. Amr, sözü daha fazla uzatma­yıp kısa kesmiştir.

SİFÜ’L-BAHR SEFERİ

(Hicret’in 8. senesi, Receb ayı)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı muhacir ve ensardan mü­te­şekkil üç yüz kişilik bir birliğin başına kumandan tayin ederek Cüheyne­ler­den bir kabilenin üzerine gönderdi.[47]Maksat, bu İslam düşmanı ka­bileyi te’dip edip gereken dersi vermekti. Mücahitler arasında Hz. Ömer de bulunu­yordu.

Yolda son derece açlık sıkıntısı çeken, hatta ağaç yapraklarını bile ısıtıp ye­meye kalkan mücahitler, nihayet Sîfü’l-Bahr’e [Deniz Sahili] vardılar. Açlıkla kıvranıp durdukları bu sırada, Rezzak-ı Zülcelâl, denizden, dalgalarla, koca­man bir balığı çıkarıp onlara ikram etti.[48]Orada kaldıkları müddetçe bu balık­tan yediler. Hiç kim­seyle karşılaşmayan mücahitler, Medine’ye döndüler. Mü­cahit­ler, Peygamber Efendimize, deniz sahilinde yedikleri balıktan bah­sedip, bundan dolayı herhangi bir şey yapmaları gerekip gerek­me­diğini sordular. Peygamber Efendimiz, “O, Allah’ın sizin için de­niz­den çıkardığı bir rı­zıktır” buyurdu ve ilave etti: “Yanınızda, o ba­lığın etinden bir şey varsa, bize de ye­dirseniz!”

Mücahitlerden bir kısmı, yolda azık olsun diye beraberinde o balıktan ge­tirmişti. Peygamber Efendimize de bir parça verdiler. Efendimiz ondan yedi.[49]

_________________________________________________________
[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 128; İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 2, s. 173; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 153.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 128; İbn Kayyim, a.g.e., c. 2, s. 173.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 128; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 455.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 128; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 787.
[5] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1357; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 4, s. 162-163; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 787.
[6] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358; Müslim, a.g.e., c. 3, s. 1357-1358; Ebû Dâvûd, a.g.e., c. 3, s. 37
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 16.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 17; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 17; İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 2, s. 173.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 19; İbn Kayyim, a.g.e., c. 2, s. 173.
[11] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20.
[13] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 38.
[14] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20; İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 38.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 20-21; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 109.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 109.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21.
[18] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 130.
[20] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 21; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129-130.
[21] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 22; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5, s. 299; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 110.
[22] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 5, s. 299; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 467.
[23] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 467; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 788.
[24] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 469; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 788.
[25] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 253; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 472.
[26] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 30; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 407; c. 4, s. 141.
[27] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 468.
[28] İbn Kayyim, a.g.e., c. 2, s. 174; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 468.
[29] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 22; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 282.
[30] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 22; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 282.
[31] İbn Sa’d , a.g.e., c. 8, s. 282.
[32] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 477
[33] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 1, s. 242.
[34] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 47.
[35] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 24; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129.
[36] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 24; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 129; Halebî, a.g.e., c. 2, s. 792.
[37] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 131.
[38] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 197.
[39] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 272; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 131.
[40] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 272; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 517.
[41] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 272.
[42] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 272; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 104; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 617.
[43] Halebî, a.g.e., c. 3, s. 199-200.
[44] Halebî, a.g.e., c. 3, s. 200.
[45] İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 517.
[46] Buharî, Sahih, c. 5, s. 113; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 4, s. 203; İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 521.
[47] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 132.
[48] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 281; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 411; Taberî, Tarih, c. 3, s. 105.
[49] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 411; Müslim, Sahih, c. 3, s. 1536.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir