Anasayfa / Allah / Kabir Azabı Nasıl Olur?

Kabir Azabı Nasıl Olur?

Kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. “Kabir, iman ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır (1).

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla “berzah alemi”ne götürülür. Bu alemde göreceğimiz ilk melek Azraildir. O, en kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir. Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, “misali bir cesetle” başka bir tabirle “latif bir gılaf” ile kuşatılmıştır.

Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi…

Berzah, “geçit” demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir “bekleme salonu”dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. “münker ve nekir taifesinden” olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, “ya cennet bahçelerinden bir bahçe” veya “cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, “mahşer”de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o “büyük mahkeme”de hesap verir. Sonrası, cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabirde Azap Şekilleri:

Şüphesiz kabirde herkesin azabı aynı olmayacaktır. Ve kimin ne şekilde azap çekeceğini de en iyi bilen Allah’tır. Ancak Peygamber Efendimiz (asm)’den gelen haberlerde bildirilen azap şekillerini şöyle sıralamak mümkündür:

a) Kabir Sıkması:

Hz. Aişe validemizden rivayet edildiğine göre Rasulullah (asm) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak kabrin bir sıkması vardır ki, eğer ondan kimse kurtulacak olsaydı Sa’d b. Mu’âz kurtulurdu.”(2)

Kabir sıkması, kabrin iki yanının ölüyü sıkıştırmasıdır ve geneldir. Hadislerde istisna edilenlerden başka, mü’min olsun kâfir olsun, ister itaatkâr isterse âsi olsun, bundan hiç kimse kurtulamaz.(3) Öyleyse herkes mi kabirde azap görecek?

“Kabir sıkmasının aslı, kabrin ölüyü kucaklamasıdır. Çünkü insanlar topraktan yaratıldılar. Ve uzun müddet ondan ayrı kaldılar. Tekrar toprağa döndükleri zaman, evlâdından uzun müddet ayrı kalan ananın evladını kucakladığı gibi, toprak da onları sıkar. Ama mü’min ve itaatkâr olanları şefkatle, âsi olanları da kızarak, gazapla tabii.”(4) Nitekim Hz. Aişe validemiz bir gün Rasul-i Ekrem (asm) Efendimize şöyle diyor:

“Ey Allah’ın Rasûlü, sen bana Münker ve Nekir’in seslerini ve kabir sıkmasını anlattığın günden beri hiçbir şeyden tat alamaz oldum.”

Bunun üzerine Rasulullah (asm):

“Ey Aişe, Münker ve Nekir’in sesleri mü’mine, gözdeki sürme gibi gelir. Kabir sıkması da mü’mine, şefkatli bir ananın yavrusunun başını okşaması gibidir. Ama ya Aişe, şakilere (âsi olanlara) yazıklar olsun ki, onlar kabirlerinde düz ve sert taş üzerine yumurtanın çarpıldığı gibi sıkıştırılacaklardır.”(5)

Yani kabir kendilerini öyle sıkacaktır ki, sert bir taşa çarpılmış yumurta gibi parçalanacaklardır.

Buna göre kabir herkesi sıkacaktır ama herkesi azap için sıkmayacaktır. Peygamber Efendimiz (asm), kabir suâli hakkındaki uzun hadislerinin sonunda suâle cevap veremeyen kâfir ve münafıklar için toprağa “Çullan onun üzerine.” diye emir verileceğini ve toprağın onları, kaburga kemikleri birbirine geçinceye dek sıkıştıracağını ve bu azaplarının kıyamete dek süreceğini haber vermektedir. (6) Kabir sıkmasının devamı kabir azabıdır.(7) Ve bu sıkışla birlikte kâfirin kabri ateşle doldurulur.(8)

Kabir sıkmasından şu kişiler müstesnadır:

1) Peygamberler,

2) Fâtıma binti Muhammed,

3) Hz. Ali’nin annesi Fâtıma binti Esed (Hz. Peygamber onu kendi gömleği ile kefenlemiş ve dua etmiştir.)

4) Bir defa da olsa, ölüm hastalığında İhlas Suresi’ni okuyan kimseler müstesnadır.(9)

Bunların haricinde herkesi kabri sıkacaktır. Hatta Rasulullah (asm)’in kızı Zeyneb’i(10) ve oğulları Kasım ve İbrahim’i bile.(11)

Hz. Enes, Rasulullah (asm) ile birlikte Zeyneb’in cenazesinde bulunduğunu ve Rasulullah (asm)i hüzünlü hüzünlü kabrin yanında oturur gördüğünü anlatır. Rasulullah (asm) göğe bakmağa başlar, sonra yere bakar ve hüznü artar. Başını yerden kaldırdığı zaman, hüznünün gittiğini ve tebüssüm ettiğini gördüklerini söyleyen Enes, bunun sebebini sorduklarında Rasulullah (asm), kabrin Zeynib’i sıkmasını düşünüp hüzünlendiğini ve bunu hafifletmesi için Allah’a yalvardığını ve duasının kabul edildiğini beyan ederler.(12)

Demek ki, kâfirlere kabir sıkması, kabir azabından bir çeşittir ve onunla azaplanmaktadırlar. Mü’minlere gelince onlar iki kısımdır: İtaatkâr olanlar ve âsi yani günahkâr olanlar. İtaatkâr olanlara kabirde azap yok, sadece kabir sıkması vardır. Âsi olanlar ise günahları derecesinde sıkılacaklar ve böylece azap çekeceklerdir.(13) Sa’d b. Mu’âz’ın sâlih bir kimse olduğu halde neden kabirde o derece sıkıştırıldığını soran yakınlarına Peygamber Efendimiz (asm):

“Bazen bevlden (küçük abdestten) temizlenmede kusur ederdi.”(14)

demiştir ki, bu da kabir sıkmasının, bazı günahlardan dolayı azap için de vaki olduğunu gösterir.

Me’sur dualarda: “Ona kabrini genişlet….”(15) duyurulması da kabrin insanları sıktığına delâlet eder. Çünkü kabir insanları sıkıyor, bu sebeple ondan kurtarması için Allah’a dua ve niyazda bulunulmaktadır. Aksi halde bu şekilde dua edilmezdi.

Hz. Rasûlün (asm) getirdiği dini en iyi bilenlerden olan ve Peygamber Efendimiz (asm)’e halifelik yapmış olan Hz. Ömer’in vasiyyetine kulak verelim. Hz. Ömer demiştir ki:

“Kefenimi iktisatlı yapın. Çünkü eğer Allah katında benim bir mevkiim varsa, O elbette onu daha hayırlısı ile değiştirecektir… Kabrimi de iktisatlı kazın. Zira eğer ben Allah katında hayırlı isem, o kabrimi genişletecektir. Değilsem de siz ne kadar geniş kazarsanız kazın O, onu sıkıştıracaktır. Ta ki kaburga kemiklerim birbirine karışacaktır.”(16)

Burada kabir sıkmasının, azap çeşitlerinden biri olduğu belirtilmektedir.

b) Tokmakla Vuruş:

Peygamber Efendimiz (asm) den Enes b. Mâlik yoluyla rivayet edilen kabir suâli hakkındaki hadisin sonunda kâfir ve münafıklar cevap veremeyince enselerine tokmakla vurulacağı haber veriliyor. Rasulullah (asm):

“…Sonra onun (kâfir veya münafığın) ense köküne öyle bir vurulur ve o (o vuruşun acısıyla) öyle bir feryad eder ki, onun feryadını, insan ve cinler hariç, kendisine yakın olan her mahluk duyar.”(17)

buyurarak bunu anlatmaktadır. Hadisin Ebû Sa’id el-Hudri’den gelen rivayetlerinde ayrıca onlar için kabirlerinden Cehennem’e bir kapı açılacağı zikredilmekte ve tokmakla vurulduğunda feryadını, insan ve cin haricinde bütün mahlukâtın işiteceği kaydedilmektedir.(18) Bu vuruş, şüphesiz azap içindir ve azap çeşitlerinden biridir.

c) Cehennemlik Olan Kişiye Akşam-Sabah Cehennemdeki Yerinin Gösterilmesi:

Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bir hadisinde Peygamber Efendimiz (asm):

“Sizden biriniz vefat ettiğinde, sabah ve akşam ona kendi oturacağı makamı gösterilir. O kimse cennetliklerden ise, cennetliklerin makamlarından bir makam (yani kendisinin Cennet’te varacağı makam) gösterilir. Ve ona: Burası senin kıyamet gününde gönderileceğin makamdır (yerindir), denir.” buyurmaktadır.(19)

Bu görme esnasında: “İşte senin yerin burasıdır.” denmesi, cehennemlikler için en büyük azaptır. Çünkü bu gösterme akşam-sabah tekrarlanacağına göre ve kıyametin de ne zaman kopacağını Allah’dan başka kimse bilmediğine göre, kendisine Cehennem’deki varacağı yer gösterilen kişi, kabirde geçirdiği her dakikasını, her anını, kendisine gösterilen Cehennem azabına düştüm düşeceğim korkusuyla geçirecektir. Dünyada böyle korkulu geçen günlerimizi ve anlarımızı hatırlarsak, bunun insana ne derece ızdırap verdiğini daha iyi anlayabiliriz. Çıkış yollarını ateş sarmış olan bir binada mahsur kalmış bir kişiyi düşünelim.

Meselâ ateş binanın üst katlarına doğru yayılmakta, o ise ateş geldikçe daha üst katlara doğru kaçmakta ama ne kadar kaçarsa kaçsın ateşin mutlaka en üst kata da çıkacağını ve bütün binayı yakacağını bilmekte. Yahut ormanda bir yırtıcı hayvanın saldırısına uğrayıp da kaçmaktan başka hiçbir kurtuluş çaresi olmayan kişinin korkusunu düşünelim. Cehennem azabına düşmenin vereceği korku elbette bunlardan kat kat fazla olacaktır.

Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bu hadis yanında, kafirlere sabah-akşam kıyamet günündeki gidecekleri yer olan Cehennem azabının arz edildiğine, Firavun ve ailesi hakkında yukarıda geçen:

“…Onlar sabah-akşam ateşe arzedilirler.”(20)

âyeti de delildir.(21) Firavun ve ailesinin bu ateşe arz edilişlerini, onların ruhlarının, akşam sabah Cehennem (nâr) üzerinde uçan siyah kuşların ağızlarında olduğu şeklinde açıklayan rivayetlerde vardır.(22)

Her ne şekilde olursa olsun, onların akşamleyin ve sabahleyin Cehennem azabıyla azaplandıkları bir gerçektir.

İbn Ömer’den rivayet edilen hadis, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde şu şekliyle yer olmaktadır:

“Kabrinde âdemoğluna sabah-akşam Cennet veya Cehennem’deki yeri arz edilir.”(23)

Burada kişiye makamının arz edilişinin hem kabirde olacağı ve hem de mü’min, kâfir bütün insanlara olacağı açıkça zikredilmiştir ki, bu da varacağı yer Cehennem olanlar için azap çeşitlerinden biridir.

d) Yılan-Çıyan ve Haşerâtın Kabirde Ölüyü Isırması ve Sokması:

Peygamberimiz (asm), Tâhâ Suresi’ndeki:

“…Muhakkak onun için dar bir geçim vardır.”(24)

âyetinin kabir azabı hakkında indiğini haber vererek:

“Allah’a yemin olsun ki, ona (kâfire) doksan dokuz tinnîn gönderilir (saldırtılır). Tinnîn nedir bilir misiniz? Her birinin dokuz başı olan doksan dokuz yılan. Kıyamet gününe kadar onun cismine üfürürler, sokarlar ve onu tırmalarlar.”(25)

buyurmuştur. Ebû Sa’id el-Hudrî de: “Buradaki dar geçimden kasıt, doksan dokuz Tinnin’in (ejderhanın) onu kabrinde sokmasıdır.” demiştir.(26)

Ebû Sâ’id el-Hudrî’den rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifinde de Rasulullah (asm):

“Kabrinde kâfire doksan dokuz tinnîn (ejderha) saldırtılır ve kıyamet gününe kadar onu ısırırlar ve sokarlar ki, eğer onlardan birisi yeryüzüne üfleyecek olsa, orada hiçbir yeşillik kalmazdı.” (27) buyurmaktadır.

Esma hadisinde ise, kabir suâllerine cevap veremeyecek olan kâfire musallat olacak hayvan hakkında:

“…Ona (kâfire) kabrinde, elinde düğümü ateşten olan, deve boynu gibi bir kırbaçla bir hayvan saldırtılır ki, Allah’ın dilediği kadar onu döğer. Kulakları da sağır olduğu için, onun sesisini (feryadını) duymaz ki ona acısın.”(28) denilmektedir.

Yukarıdaki yılanlar için İbn Mes’ud “deve boynu gibi yılanlar” demektedir ki,(29) Türkçe de böyle büyük ve acayip yılanlara “ejderha” denilmektedir. Yılanların doksan dokuz tane olmaları hususunda ise, onların Allah’ın doksan dokuz ismini inkâr etmiş olmaları sebebiyle bu sayının doksan dokuz olabileceği -tabii kesinlikle böyledir denemez- söylenmektedir.(30) Şüphesiz bu azap insanın dünyadaki nankörlüğü ve kötülükleri nisbetinde olacaktır. Ve insana, hadis-i şeriflerde de ifade edildiği gibi, çok büyük acı verecektir. Ama bu azap gerçekten cismanî yılanlar ve ejderhaların sokmasıyla mı olacaktır? Öyle olsa onları görmemiz gerekmez mi? denirse, deriz ki: Azap, acı ve ızdırabın ulaşmasından ibaret olduktan ve bu ejderler de kabrinde insana bu acıyı tattırdıktan sonra, bunların herkese görünür olmasıyla olmaması arasında ne fark var ki?..

Hz. Âişe validemizden de bu hususta:

“Kâfire kabrinde kudurmuş akrepler saldırtılır ve onun etini başından ayaklarına kadar yerler. Sonra ona tekrar et giydirilir ve bu sefer de ayaklarından başlayarak başına kadar yerler ve böylece azap devam edip gider.”(31)

dediği nakledilir. Buna göre kabirde haşere ve yılanların insanı yiyip sokması şeklinde de azap edilmektedir kâfirlere.

Bu gibi konularda insan için üç derecenin olduğunu belirterek İmam Gazzâli şöyle der:

Birincisi, en doğru en açık ve en makbul derecedir ki; yılanın mevcut olup ölüyü soktuğunu, fakat bizim gözümüze bu gibi melekût âlemine ait şeyleri görme hassası verilmediği için bunu bizim göremediğimizi kabul etmendir. Nitekim âhirette müteallik bütün işler melekût âlemindendir. Sahabeyi görmez misin ki onlar Cebrail (as)’ı görmedikleri halde, nasıl onun Rasulullah (asm)’e geldiğine ve Rasulullah’ın onu gördüğüne iman ediyorlar. Eğer bunu da kabul etmiyorsan, meleklere ve vahye olan imanını düzeltmen gerekir önce. Yok eğer buna inandın ve ümmetin görmediğini Rasûlün görmesini caiz gördünse, ölü hakkında da durum aynıdır. Onu nasıl caiz görmezsin? (Yani ölü de bizim görmediğimizi görebilir)…”

Vesselam…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir