Anasayfa / Hz. Muhammed (sav) / Peygamberimizin Hayatı / Hz. Resûlullah’ın Vefâtından Sonrası

Hz. Resûlullah’ın Vefâtından Sonrası

Hâtemü’l-Enbiya Efendimizin pâk ruhları artık Âlâ-yı İlliy­yîn’e [En Yüksek Makama] yükselmişti. Ezvac-ı Tâ­hi­rat, üzerine bir örtü örttüler ve feryada başladılar!

O sırada annesi tarafından “Hz. Re­sû­lul­lah’ın son anlarını yaşadığını” ha­ber alan Hz. Üsame, hareket etmeyip or­dusuyla Mescid-i Şerif’e gelmişti. Hâ­ne-i saadette feryat ve figanın yükseldiğini duyan ashap, kalplerinden vu­rul­muşa döndüler. Sanki gök kubbe bir anda başlarına yıkıl­mış gibiydi. Herke­sin nutku tutulmuş, gözler damla damla keder ve hüzün akıtıyordu.

Hz. Ömer, cesaret ve adalet timsâli Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı; hatta herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle ba­ğırdı:

“Re­sû­lul­lah ölmemiştir ve sağdır! Ona sadece, Hz. Mûsa’ya ârız olan saika gibi bir saika ârız olmuştur. Kim ‘Muhammed öldü’ derse, onu kılıcımla iki parça ederim!”[1]

Halkı Teskin Eden Sıddık-ı Ekber

Hz. Ebû Bekir o sırada Sünh mahallesindeki evinde bulunuyordu. Yürekleri dağlayan haberi kendisine ulaştırdılar. Gönlünün bir parçasının adeta koptu­ğunu fark eden Hz. Ebû Bekir, süratle hâne-i saadete geldi.

Dehşet ve hayret içinde, Fahr-i Kâinat’ın mübarek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü, tecessüm etmiş bir nur idi. Eğildi, tâzim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden dökülen kelimeler şunlar oldu:

“Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Re­sû­lal­lah!”[2]

Sonra da Ehl-i Beyt’e teselli verdi.

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer

Hz. Ebû Bekir, hâne-i saadetten çıktıktan sonra Mes­cid-i Şerif’e vardı. Hz. Ömer’in “Re­sû­lul­lah vefat etmedi” söz­lerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle ko­nuştu:

“Kim ki Muhammed’e (a.s.m.) tapıyorsa, bilsin ki Muhammed (a.s.m.) öl­müştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah, Hayy’dır, ölümsüzdür.”[3]

Sonra da şu ayet-i kerimeyi okudu:

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamber gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ardınıza dönüverecek misiniz? (Dininizden dönecek veya savaştan kaçacak mısınız?) Kim ardına dönerse, el­bette Allah’a hiçbir şeyle zarar verecek değil; fakat şükredip sabredenlere, Al­lah muhakkak mükâfat verecektir!”[4]

Bu ayet-i kerime, Uhud Muharebesi’nde, “Muhammed öldü­rüldü!” şâyiası üzerine nâzil olmuştu. Ashap, onu belki yüzler­ce, bin­lerce defa okumuş ol­dukları halde, o andaki teessür se­bebiyle bir anda unutuvermişlerdi sanki!

İşte, yalnız metanetini muhafaza eden Hz. Ebû Bekir bu­nu unut­mamış ve as­haba hatırlatmakla en büyük hizmeti ve vazifeyi ifa etmiş oluyordu.

Bu hitabe ve bu ayet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine sahabeler, kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir, şu meâldeki ayet-i kerimeyi okudu:

“(Ey Resûlüm!) Elbette sen de öleceksin, onlar da ölecekler!”[5]

Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir, bu hitabesiyle, o zamanki İslam cemaa­tine büyük bir hizmet ifa etmiş oluyordu.

Ashab-ı güzin artık Kâinatın Efendisinin bu dünyadan göçmüş olduğunu anlayıp kabul ettikleri gibi, Hz. Ömer de “Re­sû­lul­lah ölmemiştir!” sözünü söy­le­mekten vazgeçerek ken­dine geldi.

Evet; Medine, Medine olalı beri, Kâinatın Efendisinin kendisine teşrifiyle duy­duğu sevinç kadar hiçbir sevinç duymamıştı. Şimdi ise, aynı Medine, en bü­­yük hüzün ve keder ânını yaşıyordu; adeta, semâlarını hüzün ve kederden bir kara bulut kaplamıştı.

Hz. Ebû Bekir’in Halife Seçilmesi

Resûl-i Kibriya Efendimizin vefatıyla Medine mâteme bürünmüştü. Göz­lerden gözyaşı, gönüllerden tahassür, keder ve elem akıyordu.

Ancak bununla hiçbir iş hallolmazdı. Müslümanların işlerini görecek, İs­lam’ın hükümlerini tatbik edecek, Resûl-i Ekrem Efendimize halife olacak bir devlet başkanının seçilmesi ge­rekliydi.

Bunun için derhal teşebbüse geçildi. O sırada, bu yüksek ma­kama herkesten en lâyık ve ehliyetli olan, Sıddık-ı Ekber Hz. Ebû Bekir’di. Zira, ashab-ı kiramın en yüksek tabakası, en evvel Mekke’de iman eden seçkin sahabelerdi. Onların da en efdali Hz. Ebû Bekir idi. Gerçi, Hz. Abbas ve Hz. Ali, akrabalık cihetiyle herkesten ziyade Resûl-i Ekrem Efendimize yakın idiler; fakat Nebiyy-i Muhte­rem Efen­dimiz, yâr-ı gârı olan Hz. Ebû Bekir’i, ashabının hepsinden üstün tu­tardı. Vefatını netice veren hastalığında da bunu göstermişti. Mescid-i Şerif’e açılan kapıların hepsini kapattırdığı halde Hz. Ebû Bekir’inkini açık bıraktır­mıştı. Ebedîyet âlemine göç etmesine üç gün kala imamlık vazifesini yine ona dev­retmiş, İslam’ın temel şartlarının en mühimi olan namazda onu bütün Müs­lümanların önüne geçirmişti. Bu sebeple, Hz. Re­sû­lul­lah’tan sonra halife­li­ğe en lâyık o idi. Nitekim netice de öyle oldu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin ebedîyet âlemine irtihal bu­yur­dukları Pazartesi gü­nü öğleden sonra akşama kadar yapılan uzun konuşma, görüşme ve müza­ke­relerden sonra, Hz. Ebû Bekir, Hz. Re­sû­lul­lah’ın halifesi seçildi ve ona bîat edil­di.

Hz. Ebû Bekir’e Umumî Bîat

Rebiülevvel ayının 13’ü, Salı günü…

Hz. Ebû Bekir, Mescid-i Nebevî’ye geldi, minbere çıkıp oturdu.

Henüz konuşmaya başlamadan önce, Hz. Ömer ayağa kalktı; Allah’a hamd ve şükürde bulunduktan sonra, Müslümanlara hitaben, “Allah halifeliği, sizin hayırlınız, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) yâr-ı gârı olan zâta nasip etti. Kalkınız, ona bî­at ediniz!” dedi.

Mescid-i Şerif’te bulunan Müslümanlar kalkıp Hz. Ebû Bekir’e umumî bîat yaptılar.[6]

Bîat işi bitince, Hz. Ebû Bekir, Allah’a hamd ve şükrettik­ten sonra şöyle ko­nuştu:

“Ey insanlar! Ben, üzerinize vâli ve emîr oldum. Hâlbuki, sizin en hayırlınız değilim! Eğer iyilik edersem bana yardım ediniz, fenalık yaparsam bana doğru yolu gösteriniz! Doğruluk emanettir, yalancılık hıyanettir. İnşallah, içinizdeki en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar, yanımda en güçlünüz olacak­tır! İnşallah, içinizde en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hak­kı kendisinden alın­caya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır!

“Ey insanlar! Allah yolunda cihadı terk etmeyin! Bilin ki cihadı terk eden kavim zelil olur. Ben, Allah ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz; ben, Allah ve Resûlüne âsi olursam, sizin de bana itaatiniz lâzım gelmez. Ken­dim ve sizin için Allah’tan af ve mağrifet dilerim!”[7]

Peygamber Efendimizin Yıkanması ve Kefene Sarılması

Rebiülevvel ayının 12’si Pazartesi günü Müslümanlar öğleden sonra ak­şa­ma kadar işlerini yürütecek bir halifenin seçimiyle meşgul olduklarından, Pey­gamber Efendimizin yıkanması, teçhiz ve defni Salı gününe kaldı. O gün, Hz. Ebû Bekir’e Mescid-i Nebevî’de umumî bîat yapıldıktan sonra bu işlere baş­lan­dı.

Resûl-i Kibriya Efendimizin hücre-i saadetlerinde yıkama işiyle meşgul ol­mak için Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl b. Abbas, Kusem b. Abbas, Üsame b. Zeyd ve Pey­gam­be­ri­mizin azatlısı Şükran (Sâlih) bulunuyordu.[8]

Bu arada, ensar-ı kiram da, bu ulvî hizmette bulunmak is­tiyordu. Bu hu­sus­taki arzularını izhar ettiler. Onları temsilen de Hz. Ali, Evs b. Havlî’yi içeri aldı.[9]

Yıkama işini Hz. Ali yaptı; zira, Resûl-i Kibriya Efendimiz, sağlığında ona, “Vefat ettiğim zaman, beni sen yıka” diye vasiyet etmişlerdi.[10]

Evs b. Havlî testiyle su taşıyor, Hz. Abbas ile Üsame ve Şükran, Pey­gam­be­ri­mizin üzerine su döküyorlardı. Hz. Ali de, eline sarmış olduğu bezle gömlek üzerinden ovuşturarak Pey­gam­be­ri­mizi yıkıyordu. Mübarek ce­setleri son de­re­ce temizdi, mis gibi kokuyordu. Hücre-i saadetin içini, o âna kadar görül­me­miş gü­zel bir koku kap­lamıştı. Peygamber Efendimizde, ölü­lerde görülege­len şey­ler­den hiçbirinden eser yoktu. Hz. Ali yıkarken, “Anam babam sana feda ol­sun! Hayatında da, vefatında da temizsin, güzelsin yâ Re­sû­lal­lah!”[11]diyordu.

Yıkama işi bittikten sonra, Hâtemü’l-Enbiya Efendimiz, yine Hz. Ali, Hz. Ab­bas, Fadl b. Abbas ve Şükran tara­fından kefene sarıldı.[12]

Pey­gam­be­ri­mizin Üzerine Namaz Kılınması

Rebiülevvel ayının 13’ü, Salı günü öğleye doğru Resûl-i Kibriya Efendimi­zin yıkanma ve kefene sarılma işi tamamlandı. Hücre-i saadetinde seririnin üzerine konuldu. Bundan sonra hâne-i saadetlerinin kapısını açtılar. Önce er­kekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar, Fahr-i Âlem Efendimize kar­şı bu son vazifelerini huşû ve hüzün için­de ifa ettiler.

Resûl-i Ekrem’in Defni

Resûl-i Ekrem’in nereye defnedileceği hususu görüşüldü.

Bir kısmı, Mekke’ye götürülmesini, diğer bir kısmı Medine’­de ve Bâkî Kab­ristanı’na, bazıları ise mescidin içine defnedilmesini teklif etti.[13]

Fakat Hz. Ebû Bekir, “Ben, Re­sû­lul­lah’tan şu sözü işitmiştim ve hâlâ unut­ma­mışımdır: ‘Cenab-ı Hak, her peygamberin ruhunu, o peygamberin def­no­lun­mak istediği yer­de kabzetti.’ Dolayısıyla, Re­sû­lul­lah’ı istirahat döşeğinin bulunduğu yere defnetmeliyiz!”[14]dedi.

Bu teklif, ashab-ı kiram tarafından da benimsendi. Böy­lece, Resûl-i Kibriya Efendimizin, Hz. Âişe’nin evinde yattığı döşeğin altının kabir olarak kazılması kararlaştırıldı. Bundan sonra döşek kaldırılarak altı lahd tarzında kazıldı.

Hz. Bilâl’in, Müslümanları Ağlatması

Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz defnedilmemişti.

Bu sırada Hz. Bilâl, hüzün ve hasret akıtan yanık sesiyle ezan okudu. “Eşhe­dü enne Muhammede’r-Re­sû­lul­lah” dediği zaman, ashab-ı kiram hüngür hün­gür ağlamaya başladı; Mes­cid-i Nebevî, ağlama sesleriyle çalkalandı.

Bu, Hz. Bilâl’in son ezanı oldu. Resûl-i Kibriya Hazretleri defnedildikten sonra artık ezan okumadı.

Pey­gam­be­ri­mizin Kabre Konması

Çarşamba gecesinin geç vakitleri idi.

Nihayet, gönül ve gözyaşları arasında Server-i Kâinat’ın mübarek na’şını kabrine tevdi ettiler.

Bu büyük, eşsiz ve benzersiz hayatın safhalarını gücümüzün yettiği kadar anlatmaya çalışıp burada bitirirken, duamız da şu:

Allahım! Bizi dünyada Resûlünün sünnetinden ayırma; ahirette ise şefaa­tin­den mahrum kılma!

Âmin… Âmin… Âmin…

__________________________________________________
[1]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 266.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 268.
[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 268; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 95.
[4]Âl-i İmrân, 144.
[5]Zümer, 30.
[6]İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 311; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 203.
[7]İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 311; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 183; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 203.
[8]İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 312; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 278-279.
[9]İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 312; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 260.
[10]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 278, 280-281.
[11]İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 313; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 281.
[12]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 291.
[13]İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 314; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 292.
[14]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 292; Tirmizî, a.g.e., c. 3, s. 338

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir