Benî Nadir Gazâsı

Benî Nadir Gazâsı
(Hicret’in 4. senesi Rebiülevvel ayı / Milâdî 625)

Benî Nadîr, Hz. Hârun’un (a.s.) neslinden gelen, zengin ve güçlü, büyük bir Yahudi kabilesiydi. Medine’ye iki saatlik mesafede, Mek­ke yolu üzerinde sağ­lam kale ve hisarlarda otururlardı. Resûl-i Ekrem Efendimizle, İslamiyet ve Müslümanların aleyhinde bulunmamak, bu hususta herhangi bir düşmana yar­dımcı olmamak, ayrıca ödenecek di­yetler konusunda da yardımcı bulun­mak üzere anlaşmaları vardı.[1]Ancak buna rağmen, Ku­reyş müşrikleri ve Me­di­ne münafıkları ile el altından iş birliği yapma gayretlerinden de vazgeçmiş de­ğillerdi. Bilhassa, Uhud Harbi’nden sonra, müşrikler ve münafıklar ile olan münâsebetlerini daha da artırmışlardı.

Daha önce bahsettiğimiz gibi, ashaptan Amr b. Ümey­ye, Pey­gam­be­ri­miz­den eman almış Âmir kabilesinden iki kişiyi yanlışlıkla öldürmüştü. Benî Na­dîr Yahudilerinin altına imza attıkları anlaşmaya göre, bu iki kişi için ödenecek diyetin bir kısmını onların karşılamaları gerekiyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, paylarına düşen diyet miktarını istemek ve an­laşmaya ne derece sâdık olduklarını anlamak maksadıyla, yanına Hz. Ebû Be­kir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Sa’d b. Muaz ve Hz. Üseyd b. Hu­dayr’ı (r. anhüm), alarak yurtlarına gitti.

Yahudiler, önce Peygamber Efendimizi müspet ve güleryüz­le karşıladılar; hatta kendilerine kadar gelmiş olmalarından memnunluk duyduklarını, üzer­lerine düşen görevi yerine getireceklerini bile açıkça ifade ettiler.[2]

Peygamber Efendimiz, ashabıyla, bir evin duvarı dibine oturdu.

Peygamber Efendimizi zâhiren gayet iyi karşılayan Yahudiler ise, bir kö­şeye çekilip aralarında konuşmaya başladılar.

“Siz bu adamı, şu andan daha müsait bir durumda bulamazsınız! Hemen şu evin damına çıkarak, onun üzerine bir kaya parçası bırakıp ondan kurtulmalı­yız!” dediler. Sonra, “Hemen şimdi bu işi kim yapar?” diye sordular.

İçlerinden Amr b. Cıhhaş adlı şahıs ortaya atıldı. “Bu işi ben yaparım!” de­di.[3]

Bu esnada, ileri gelenlerinden biri olan Sellâm b. Miş­kem söz aldı. “Ey kav­mim! Bu sefer sözümü dinleyiniz; ondan sonra, isterseniz her zaman bana mu­halefet ediniz!” dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

“Vallahi, siz böyle bir işe teşebbüs edecek olursanız, bu ona vahiyle haber verilir. Bununla kendimize yazık etmiş oluruz. Hem bu, onunla aramızdaki an­laşmayı da ihlâl sayılır. Geliniz, böyle bir karardan vazgeçiniz! Eğer, böyle bir şeye teşebbüs ederseniz, bu, Yahudilerin kökünün kazınması, İslamiyetin ise yükselip kıyamete kadar sürmesi demek olur!”[4]

Peygamberlere hıyanet etmekle tanınan Yahudiler, buna rağmen kararla­rından vazgeçmediler. O esnada vazifeyi üzerine alan Amr b. Cıhhaş da, Pey­gam­be­ri­mizin üstüne taş bırakmak üzere da­ma çıktı.

Cebrail’in, Durumu Pey­gam­be­ri­mize Haber Vermesi

Tam o esnada, tertiplenen suikast ve hıyaneti, Cebrail (a.s.) gelip Peygam­ber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir ihtiyaç gidermek is­tiyormuş gibi davranarak yerinden kalkıp Medine yolunu tuttu. Hatta saha­beler, tekrar gelecek zannıyla bir müddet orada oturdular. Gelmediğini gö­rünce onlar da kalkıp oradan ayrıldılar.

Bir Yahudinin Kavmini İkazı

Yahudilerden biri olan Kinâne b. Sûriya, “Muhammed niçin kalkıp gitti, bili­yor musunuz?” diye sordu.

Yahudiler, “Hayır” dediler. “Biz bilmiyoruz. Sen biliyorsan anlat!”

Kinâne anlatmaya başladı:

“Tevrat’a yemin olsun ki ben, plânladığınız suikastin, Muhammed’e haber verildiğini biliyorum! Kendinizi boşuna aldatmayınız! Vallahi, o, Allah’ın Re­sûlüdür, hem de peygamberlerin sonuncusudur! Ona, tasarladığınız suikast haber verildiği için kalkıp gitti. Siz, onun Harun Peygamberin neslinden gel­mesini umuyordunuz; Allah ise dilediğinden seçip gönderdi. Biz, Tevrat der­simizde, ‘En son gelecek olan o peygamberin doğum yeri Mekke’dir, hicret ye­ri Yes­rib’dir’ diye hiç değiştirmeden yazmışızdır. Gelecek son peygamberin sı­fatı da, buna tamamıyla uymaktadır. Kitabımızdakine bir harf bile aykırı ta­rafı yok­tur! Ondan önce, sizinle çarpışan kimse olmayacaktır! Ben, sizin eşyala­rı­nı­zı develere yükleyip göç ettiğinizi, çocuklarımızın feryatlarını, evlerinizi bark­la­rınızı, mal ve mülklerinizi geride bırakarak gittiğinizi görür gibi oluyo­rum! Geliniz, iki hususta bana itaat ediniz; üçüncüsünde ise hayır olmadığını bili­niz!”

Yahudiler merakla, “Nedir o hususlar?” diye sordular.

Kinâne, “Müslüman olmanız, Muhammed’in ashabı ara­sına katılmanız! An­cak bu suretle, evlatlarınızı ve malla­rınızı emniyet altına almış, selamete ka­vuş­turmuş olursu­nuz; yurdunuzdan yuvanızdan da sürülüp çıkarılmazsı­nız!”

Bütün bunlara rağmen Yahudiler, “Biz, Tevrat’tan ve Mûsa’nın ahdinden asla ayrılmayız” diye karşılık verdiler.[5]

Pey­gam­be­ri­mizin, Benî Nadîr’e “Yurdumu Terk Ediniz!” Diye Haber Göndermesi

Benî Nadîr Yahudilerinin plânladıkları bu suikast teşeb­büsü, onların İs­lam’a ve Müslümanlara dost olmadıklarını ve Pey­gam­be­ri­mizle yaptıkları an­laşmaya da sadâkat göstermediklerini açıkça ortaya koyuyordu. Bunun üze­rine Peygamber Efendimiz de kendile­rine karşı kesin tavır takındı.

Muhammed b. Mesleme’yi huzuruna çağırdı ve ona şu emri verdi:

“Nadiroğulları Yahudilerine git! Onlara, ‘Re­sû­lul­lah beni size; yurdumdan çıkıp gidiniz! Burada benimle birlikte oturmayınız! Siz bana, düşünülmeyecek bir suikast plânı kurdunuz! Size on gün süre tanıyorum. Bu müddetten sonra, buralarda sizden kim görülürse, boynunu vururum, emrini bildirmek üzere gönderdi’ de!”[6]

Muhammed b. Mesleme (r.a.), Nadiroğulları yurduna vardı. Re­sû­lul­lah’ın em­rini onlara bildirmeden önce şöyle konuştu:

“Mûsa Peygambere Tevrat’ı indirmiş olan Allah aşkına doğru söy­leyiniz: Muhammed, peygamber gönderilmeden ön­ce, Tevrat önünüzde iken, size gel­diğimi ve şu meclisinizde bana Yahudiliği teklif ettiğiniz zaman, ‘Vallahi, ben, asla Yahudi olmam!’ dediğimi, sizin de buna karşılık, ‘Dinimize girmekten seni alıkoyan şey nedir? Yahudi dininden başka din yoktur. Senin aradığın, istedi­ğin, duyup işit­tiğin Hanif dininin aynısıdır o! Size gelecek olan peygamber, hem şeriat sahibidir, hem savaşçıdır. Gözlerinde biraz kırmızılık vardır. Ken­disi Yemen tarafından gelecek, deveye binecek, ihrama (pelerine) bürünecek, az etli kemiğe kanaat edecek, kılıcı boynunda asılı bulunacak, konuştuğu za­man hikmetli konuşacaktır’ dememiş miydiniz?”

Benî Nadîr Yahudileri, “Evet, biz bunları sana söylemiştik. Ama geleceğini sana haber verdiğimiz peygamber bu değildir!” diye karşılık verdiler.

Daha sonra Muhammed b. Mesleme, onlara Peygamber Efendi­mi­zin emrini bildirdi.

Nadiroğulları Yahudileri, giriştikleri suikast teşebbüsünün kendilerine pa­halıya mâl olduğunu anlamışlardı, ama artık iş işten geçmişti. Verilen emir doğrultusunda hareket etmekten başka görünen bir başka yol da yoktu. Mu­hammed b. Mes­leme’ye, “Göç ederiz” diyerek hazırlığa başladılar.

Başmünâfığın Gönderdiği Haber

Bu sırada başmünafık Abdullah b. Übey’den kendilerine bir haber geldi. Haberde şöyle deniliyordu:

“Sakın mallarınızı ve yurdunuzu bırakıp gitmeyiniz! Ka­lenizde oturunuz. Gerek kavmimden ve gerekse sâir Araplardan iki bin kişiyi yardımınıza gön­dereceğim. Son ne­feslerine kadar saflarınızda çarpışacaklardır. Ayrıca Benî Kurayza Yahudileri de size yardım edeceklerdir!”[7]

Benî Nadîr Yahudilerinin Küstahça Meydan Okumaları

Münafıkların reisi Abdullah b. Übey’in gizlice gönderdiği bu haber üzerine, Nadiroğulları göç fikrinden vazgeçtiler, Peygamber Efendimize de, “Biz yur­dumuzdan çıkıp gitmeyeceğiz! Elinden geleni yap!” diye adamlarıyla ha­ber gönderdiler.[8]

Bu, açıkça ve küstahça bir meydan okuyuştu.

Peygamber Efendimiz, bu haberi alır almaz, “Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. Müslümanlar da Efendimizin tekbirine katıldılar.

Sellâm b. Mişkem’in, Huyey b. Ahtab’ı İkazı

Benî Nadîr Yahudilerini böylesine tehlikeli bir maceraya sürükleyenlerin ba­şında Huyey b. Ahtab geliyordu. Bu adam, kavmine teselli babında şöyle diyordu:

“Pek çok mal yığdıktan sonra kalemize girer, büyük kapı ve sokakları tuta­rız. Kalemize taş taşırız. Bir yıl yetecek yiyeceğimiz de var. Kalemizdeki su­yumuz da kesilecek değil!”

Yahudi ileri gelenlerinden biri de, Sellâm b. Mişkem’di. O, bu fikre karşı çıktı. “Ey Huyey!” dedi. “Vallahi, nefsin seni boş ve faydasız şeylerle aldatıp duruyor, gurur ve kurun­tuya düşürüyor! Gel, bu işten vazgeç! Vallahi, sen dâ­hil hepimiz biliriz ki: Muhammed, Allah’ın Peygamberidir. Onun sıfatları da yanımızdaki kitaplarda vardır. Onu kıs­kandığımızdan ve son peygamberin Hârunoğulları arasından çıkmasını ümit ettiğimizden dolayı ona tâbi olmuyo­ruz. Gel, bize verilen emanı kabul edelim: Yurdumuz­dan çıkıp gidelim. Mu­ham­med üzerimize gelirse, bizi bir günde şu kalelerimizde kuşatır.”

Mağrur Huyey, fikrinden vazgeçmeye niyetli değildi. “Mu­hammed, bizi mu­hasara altına alamaz! Bizi yenmeye imkân bulamadan geri döner gider. Ab­dul­lah b. Übey, bana birçok şey vadetti” diye Sellam’a karşılık verdi.

Sellam, girilen yolun tehlikeli olduğunu biliyordu; ikazını tekrarladı: “Ab­dullah b. Übey’in sözü bir şey ifade etmez! O, seni ancak helâk uçurumuna sü­rüklemek, bizi Mu­hammed’le harbe tutuşturmak ister. Bizi harbe tutuştur­duktan sonra da evine çekilip oturur!”

Huyey b. Ahtab, bütün bu ikazlara kulak tıkadı, sonu pişmanlık olan guru­runda direnip durdu.[9]

Nadiroğullarının Muhasara Altına Alınması

Hicret’in 4. senesi Rebiülevvel ayı idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’de yerine Abdullah İbni Ümmî Mek­tum’u bırakıp Nadiroğulları yurduna doğru hareket etti. Sancağı Hz. Ali ta­şı­yordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ikindi namazını Nadiroğullarının bağ ve bahçe­leri arasında kıldı. Onları muhasara altına aldı. Nadiroğulları, kuvvetli kalele­rine sığınmışlardı.

Peygamber Efendimiz, onlara emrini bir kere daha tekrarladı: “Me­dine’den çıkıp gidiniz!”

Benî Nadîr, bu teklifi kabule yanaşmadı. “Ölüm, bize, senin teklif ettiğin şey­den daha kolaydır. Ölümü göze alır, teklifini kabul etmeyiz!” diyerek adeta meydan okudular.

Artık onlarla çarpışmaktan başka bir yol kalmamıştı. Fakat kuvvetli kalele­rine sığındıklarından ve bu kalelerden çıkıp çarpışmayı göze alamadıklarından çarpışmanın bir hayli güç olacağı muhakkaktı. Bu sebeple, Resûl-i Kibriya Efendimiz, çarpışmayı uygun görmedi; Allah’ın izniyle, bir harp plânı tatbik etti. En yakın Yahudi ev ve kalelerini yıkma, hurma ağaçlarını yakıp kesme emrini verdi. Bu hareket, düşmanın kaleden dışarı çıkıp çarpışmasını temin gayesiyle yapılıyordu.

Evlerinin yıkıldığını, hurma ağaçlarının kesilip yakıldığını gören Yahudiler, “Yâ Muhammed! Sen bozgunculuğu, bozup dağıtmayı yasaklar ve bunu ya­panları ayıplardın; şimdi ne diye yaş hurma ağaçlarını kestiriyor ve yaktırıyor­sun?” diye bağrıştılar.[10]

Ömür dakikalarını bozgunculukla geçirenler, şimdi ağaç kesmenin bozgun­culuk olacağından bahsediyorlardı! Bu bağrışmaları birtakım Müslümanları da tereddüde sevk etti. Bunun üzerine inen ayet-i kerime, meseleyi açıklığa ka­vuşturdu: “Sizler, herhangi hurma ağacını kestiniz ya­hut kökleri üzerinde di­kili bıraktınızsa, bu hareketiniz (fesat için değil) hep Allah’ın izniyledir ve fâsıkları perişan etmek içindir.”[11]

Ayet-i kerimenin nâzil olmasıyla, Müslümanların tereddüt ve endişeleri zâil oldu.

Bu hadiseye ve bu ayet-i kerimeye dayanarak, harp icabı her çeşit yaş ağa­cın yakılıp kesilmesinin mübah olduğu, âlimler tarafından belirtilmiştir.[12]

Münafıkların, Yahudilere “Direnin!” Diye Haber Göndermeleri

Muhasara devam ediyordu.

Bu esnada başta başmünafık Abdullah b. Übey olmak üzere birçok münafık, Benî Nadîr Yahudilerine, “Eğer Müs­lümanlara karşı direnir ve karşı koyarsa­nız, biz sizi onlara teslim etmeyiz. Siz çarpışırsanız, biz de sizinle birlikte çarpı­şırız. Siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de sizinle birlikte çıkıp gideceğiz” di­ye haber gönderdiler.

Benî Nadîr Yahudileri, münafıkların bu sözlerine kandılar. Bir müddet daha direndiler.

Kur’an’ın Açıklaması

İşleri güçleri fitne ve fesat olan münafıkların bu hareketleri, Kur’an-ı Ke­rim’de şöyle açıklanmıştır:

“Ehl-i kitaptan o küfreden kardeşlerine, ‘Andolsun, eğer siz yurtlarınızdan çıkarılırsanız, biz de muhakkak sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye hiçbir zaman itaat etmeyiniz. Eğer sizinle harp edilirse, muhak­kak ve muhakkak biz, size yardım ederiz’ diyen o münafıkları görmedin mi? Hâlbuki, Allah şehâdet eder ki onlar hakikaten ve kat’iyyen yalancıdırlar!

“Andolsun ki onlar çıkarılacak olurlarsa (bu münafıklar) onlarla beraber çıkmazlar. Eğer onlar muharebeye tutulursa, bunlar onlara yardım da etmez­ler. Faraza yardım etseler bile, mü’minler karşısında dayanamayarak arkala­rına dönüp kaçarlar; sonra da kendileri hiçbir yerden yardım göremezler.”[13]

Teslime Mecbur Olup Eman Dilemeleri

Muhassarın 15. günüydü.

Abdullah b. Übey ve diğerlerinin kendilerine vadet­tik­leri yardımların gel­mediğini gören Benî Nadîr Yahudileri, teslim olmayı kabul edip eman diledi­ler.

Peygamber Efendimiz, kendilerine eman verdi ve hiçbirisinin canına do­kunmadı. Silahlarından başka, mallarından develerine yükleyebildikleri kadar eşya alarak çıkıp gitmelerine müsaade buyurdu.

Bu müsaade üzerine altı yüz deveye yükleyebildikleri kadar mal ve eşya yüklediler. Medine’den ayrılacakları sırada, sağlam kalmış olan evlerini, Müs­lümanlar oturmasın diye kendi elleriyle yıktılar. Başlarına gelen bu hadi­seden dolayı güya üzülmediklerini göstermek için, kadınlar en kıymetli elbi­selerini giyinmişler, ziynetlerini takınmışlardı. Defler, düdükler çalarak Me­dine’yi terk ettiler. Bir kısmı Şam, bir kısmı Hayber, diğer bir kısmı ise Yemen ta­rafına git­ti. Bunların sürgünü üzerine münafıklar gizlice mâtem tuttular.

Geride Bıraktıkları Mallar

Benî Nadîr Yahudileri, geride birçok hurmalık, ekin, akar ile davar, sığır ve at gibi birçok hayvan bıraktılar. Ayrıca arkalarında elli adet zırh, elli adet miğ­fer, üç yüz kırk kadar da kılıç kaldı.[14]

Bütün bu mallar, devlet malı olarak doğrudan doğruya Peygamber Efendi­mize mahsustu. Çünkü çarpışmasız, at ve deve koşturmaksızın elde edilmiş­ler­di. Bu mallara “fey” denilmiştir. Fey, Allah’ın, din düşmanlarından —gale­bey­le değil, belki sür­gün yahut cizye üzerine sulh olmak suretiyle— Peygam­ber Efendimize tahsis bu­yurduğu maldır. Peygamber Efendimiz, bu malı dile­diği yerlere sarfetmekte hürdü.

Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle açıklanır:

“Allah’ın onların mallarından Peygamberine verdiği feye gelince… Siz bu­nun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimseye musallat eder. Allah, her şeye hakkıyla kâdirdir.”[15]

Medine’nin yerlileri olan ensar, muhacirlerin geçimlerini üzerlerine almıştı, onları kendi mallarına ortak etmişti. Bu sebeple, muhacirlerin idareleri onların omuzunda bir yük sayılıyordu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu ganimet mallarını yalnız muhacirler arasında bölüştürerek ensar-ı kiramın bu yükünü hafifletmek istedi. Bunun için onları çağırdı ve “İsterseniz Benî Nadîr Yahudilerinin mallarından, Allah’ın bana ver­di­ği malları, sizlerle muhacirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi mu­hacirler yine evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler. Yok, eğer isterseniz, bu malları sadece muhacir kardeşleriniz arasında bölüştüreyim. Onlar da evlerinizden çıksınlar, mallarınız da size kalsın!” diye­rek teklifte bulundu.

Medineli Müslümanlar gönülden, “Yâ Re­sû­lal­lah! Nadiroğulları mallarını muhacir kardeşlerimiz arasında taksim ediniz. Onlar şimdiye kadar olduğu gi­bi evlerimizde otursunlar. Bizim mallarımızdan da istediğiniz kadarını alıp on­lara veriniz!” dediler.[16]

O sırada Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı; ensar kardeşlerine teşekkür ettikten sonra, “Allah, sizi hayırla mükafâtlandırsın. Vallahi, bizimle sizin benzeriniz yoktur.” diye konuştu.

Peygamber Efendimiz de, “Allahım! ensarı ve ensar­ın evlat­larını koru, on­lara merhamet et!” diyerek dua etti.[17]

Medineli Müslümanların bu asil ve civanmert davranışı üzerine, onların medh ve senâsı hakkında şu meâldeki ayet-i kerime nâzil oldu:

“Onlardan (muhacirlerden) önce (Medine’yi) yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler (ensar), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler.

“Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç meyli bulmazlar. Kendilerinde fakr ve ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutar­lar[18]Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte mu­rad­larına erenler onların ta kendileridir.”[19]

Medine-i Münevvere’nin yerlileri olan ensar-ı kiram, bu davranışlarıyla hem Re­sû­lul­lah Efendimizin hoşnutluğunu, hem de Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmış oldular.

Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz de, Nadiroğullarından kalan ganimet mallarını, Cenab-ı Hakk’ın da ayet-i kerimesinde tavsiye buyurduğu gibi,[20]yal­nız muhacirlere taksim etti. Bu suretle onları ensarın yardımına ihtiyaç duy­ma­yacak hale getirdi.

Peygamber Efendimiz, muhacirlerin hâricinde, ensar­dan Ebû Dücâne ile Sü­heyl b. Huneyf’e de (r.a.), çok fazla fa­kir olduklarından dolayı bazı şeyler ver­di.[21]

ZÂTÜRRİKA GAZÂSI

(Hicret’in 4. senesi Cemaziyelevvel ayı / Milâdî 625)

Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmelerinden iki ay son­ray­dı.

Enmar ve Sa’lebeoğulları kabilelerinin Müslümanlarla çarpışmak üzere top­lanmış oldukları haberi Medine’ye ulaştı.

Peygamber Efendimiz, derhal hazırlanarak, dört yüz (veya yedi yüz) müca­hitle Medine’den yola çıktı, Zatürrika mevkiine kadar ilerleyip orada karargâ­hını kurdu.

Müşrikler, mücahitlerle çarpışmayı göze alamadıklarından dağ başlarına çekilmişlerdi. Geride sadece bir kadın kalmıştı ki o da esir edildi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir müddet burada bekledi. Öğle na­ma­zı vakti girince de, müşriklerin saldırısından duydukları endişe sebebiyle salât-ı havf, yani korku halinde namaz kıldılar. Bu namazın kılınış şekli Nisâ Suresi’nin 101-102. ayetlerinde tarif edilmiştir.

En tehlikeli anlarda bile Resûl-i Kibriya Efendimizin cemaatle na­mazlarını eda edişi, bize cemaatle namazın ne derece büyük bir ehemmiyeti haiz oldu­ğunu ve ihmâl edilmemesi gerektiğini açıkça ders vermektedir.

Bir Mucize

Zatürrika Seferi esnasında idi.

Ashaptan Ulbe b. Zeyd, üç adet devekuşu yumurtası bulup getirdi.

Resûl-i Ekrem, “Ey Cabir! Bunları, al pişir” diye emretti.

Hz. Cabir, yumurtaları bir çanak içinde pişirip getirdi.

Peygamber Efendimizle mücahitler, o üç yumurtadan doyuncaya kadar ye­dikleri halde, yumurtaların çanakta olduğu gibi durduğunu gördüler.[22]

Allah’ın, Mü’minlere Merhameti

Yine bu gazâ esnasında idi.

Sahabenin biri, bir kuş yavrusu bulup getirdi. Anası veya babası, yavruyu kurtarmak için canını feda edercesine, onu elinde tutan sahabenin avuçlarının içine atılıveriyordu. Bu duruma sahabeler hayretler içinde bakarken, Resûl-i Ekrem ise şu ibret dersini verdi:

“Siz, yavrusunu tuttuğunuz şu kuşun yavrusu için, ken­di­sini avu­cunuza at­masına mı hayret ediyorsunuz? Vallahi, Rabbini­zin, size olan merhamet ve şef­kati, şu kuşun yav­rusuna olan şefkat ve merhametinden çok daha fazla­dır!”[23]

Devenin Şikayeti

Peygamber Efendimiz, mücahitlerle birlikte Zatür­ri­ka’­dan ayrılmış, Me­di­ne’ye doğru geliyordu. Harre mevkiine gelindiğinde, bir devenin, koşarak Re­sûl-i Kibriya Efen­dimizin yanına varıp tahiyye-i ikram nevinden çöktüğü ve boynunu öne doğru uzatıp onunla konuştuğu görüldü.

Mücahitler hayretler içinde bakınırken, Peygamber Efen­dimiz, “Bu deve ne söylüyor, biliyor musunuz?” dedikten sonra, “Bu deve, sahibinin zulmünden bana şikayet ediyor: Kendisini senelerdir çalıştırdığını, şimdi ise boğazlamak istediğini söylü­yor!” diye buyurdu. Arkasından Cabir b. Abdullah’a, devenin sahibini bulup kendisine getirmesini emretti.

Hz. Câbir, “Yâ Re­sû­lal­lah, devenin sahibini tanımıyorum” deyince, aldığı cevap şu oldu:

“Deve, seni sahibine götürür!”

Gerçekten, deve, Pey­gam­be­ri­mizden emir almış gibi, Hz. Câbir’in önüne düştü ve onu sahibine götürdü.

Hz. Câbir der ki:

“Ben de, deve sahibini alıp Re­sû­lul­lah’ın yanına getirdim. Re­sû­lul­lah, onunla deve hakkıda konuştu ve ‘Devenin söyledikleri doğru mu?’ diye sordu. De­ve sahibi, ‘Evet, yâ Re­sû­lal­lah…’ dedi.”[24]

Gazânın İsmi

Bu sefere, iştirak edenlerin hepsi piyade olup, çıplak ayakları taştan diken­den parçalanmış ve tırnakları dökülmüş olduğundan, ayaklarını bez parçala­rıyla bağlamış olmaları sebebiyle bu gazâya “Zatürrika” adı verildiği de kay­naklarda belirtilmiştir. Zira, rika, “ruka”nın çoğuludur; “ruka” ise, elbise yırtı­ğına vurulan bez parçasıdır ki buna da yama denir.

Ebû Musa el-Eş’arî, bu hususta şöyle der:

“Re­sû­lul­lah’la (a.s.m.) bir gazâya çıktık. Sadece bir devemiz vardı. Nöbet­leşe biniyorduk. Artık ayaklarımız delinmişti. Be­nim de iki ayağım delinmiş, tırnaklarım dökül­müş­tü. Bunun için ayaklarımıza bez parçası sarıyorduk. Ayaklarımıza bu suretle bez parçası sardığımız için bu sefere Zatürrika Gazâsı denildi.[25]

Resûl-i Ekrem’in Bereket Mucizesi

Ensardan Hz. Câbir’in babası Abdullah b. Amr b. Haram, Uhud’­da şehit düşmüştü. Geride altı kız çocuğunu yetim ve bir hay­li de borç bırakmıştı.

Borç sahipleri, Yahudiler idi.

Abdullah b. Amr’ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan iki bahçesi vardı; fakat bunların mahsûlü borçlarını karşılayacak miktarda değildi. Sadece bir tek Yahudiye borcu, otuz deve yükü hurma idi.

Hurma mevsimi girince, Yahudiler, alacaklarını ısrarla istemeye ve Hz. Câ­bir’i sıkıştırmaya başladılar. Hz. Câbir, onlara hurma bahçesinin bütün mah­sûlünü vermeyi teklif ettiği halde kabul etmediler.

Bunun üzerine Hz. Câbir, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna vararak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Biliyorsunuz ki babam Abdullah, Uhud günü şehit düştü. Ge­ride birçok borç bıraktı. Alacaklılara, hurma bahçesinin bütün mahsûlünü vermeyi teklif ettiğim halde kabul etmediler” dedi ve bu hususta kendisine şe­faatçi ve yardımcı olmasını diledi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz de, Abdullah b. Amr b. Harâm’ın borcuna karşı­lık hurma bahçesinin bütün mahsûlünü almalarını ve borcunu silmelerini ala­caklılara teklif ettiyse de, yanaşmadılar. Alacaklılar, Resûl-i Ekrem Efendimi­zin, “Borcun bir kısmını bu yıl, kalanını da gelecek yıl alınız” teklifini de kabul etmediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz. Câbir’e, “Sen git; ben yarın kuş­luk vakti yanına gelirim” dedi.

Ertesi gün, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i yanına alarak Hz. Câbir’in hurma bah­çesine gitti. Ona, “Git, hurmanı topla ve tasnif et! İyi cins olanı bir boy, di­ğer­lerini de bir boy yaptıktan sonra bana ha­ber ver!” buyurdu.

Hz. Câbir, derhal emri yerine getirdi ve gelip durumu Server-i Kâinat Efen­dimize arz etti. Hz. Câbir, alacaklıları da çağırmıştı. Onlar, Peygamber Efen­dimizi görünce, isteklerini tekrarlamaya başladılar.

Resûl-i Kibriya Hazretleri, hurma öbeklerinden en büyüğünün çevresini üç kere dolaşıp dua ettikten sonra, Hz. Cabir’e, “Şu alacaklıları yanıma çağır” de­di.

Alacaklılar geldi. Borçlarına karşılık kendilerine hurma yığınından ölçülüp ölçülüp verilmeye başlandı. Borç tamamıyla ödendi.

Hz. Câbir (r.a.), müşâhedesini şöyle anlatır:

“Tek, Allah, babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kız kardeşlerimin ya­nına bir hurma tanesiyle dönüp gitmeye bile râzı idim. Hâlbuki, Re­sû­lul­lah, ondan, bütün ala­caklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini gördüm!”[26]

Borç sahipleri olan Yahudiler de, bu hadiseden çok taaccüp edip hayrette kaldılar.

Bu, Resûl-i Kibriya Efendimizin apaçık bir mucizesiydi!

BEDRÜ’L-MEV’İD GAZÂSI

(Hicret’in 4. senesi Şâban ayı / Milâdî 626)

Daha önce bahsi geçtiği gibi, Ebû Süfyan, Uhud’dan dönüp giderken Müs­lümanlara, “Sizinle gelecek sene Bedir’de buluşalım!” demiş, Hz. Ömer de Re­sû­lul­lah’ın emriyle, “Olur! İn­şallah orası bizimle sizin çarpışma yeriniz olsun!” cevabını vermişti[27]

Uhud Muharebesi’nin üzerinden bir sene geçmişti.

Resûl-i Ekrem, verdiği sözü yerine getirmek için harp hazırlıklarına başladı.

Öte yandan, Ku­reyş’in reisi Ebû Süfyan da, harp hazırlıklarını sürdürü­yordu. Fakat o sene Mekke’de büyük bir kuraklık ve kıtlık hâkimdi. Bu sebeple Ebû Süfyan, halkı teşvik etmesine rağmen, kendisi harbe pek niyetli değildi.

Ebû Süfyan’ın Başvurduğu Taktik

Bedir’e gitmek kararından vazgeçmek arzusunda olan Ebû Süfyan, Pey­gam­be­ri­mizin de Müslümanlarla oraya gelmesine mani olmak istiyor, bunu na­sıl başarabileceğinin yollarını araştırıyordu!

O sırada henüz Müslüman olmamış Nuaym b. Mes’­ud’­la, Mekke’de karşı­laştı. Nuaym, Mekke’ye umre yapmak mak­sadıyla gelmişti.

Ebû Süfyan, “Ey Nuaym!” dedi. “Ben, Muhammed’le ashabına, ‘Bedir’de buluşalım, çarpışalım!’ diye söz vermiştim. Vakit gelip çattı! Hâlbuki, bu yıl, bizde kıtlık ve kuraklık hâkimdir. Böyle bir yıl işimize gelmez. Onun için, bu yıl Muhammed’le karşılaşmak istemiyoruz! Karşılaşmamız ise, onun cesaretini artıracaktır!” deyip niyet ve endişesini izhar ettikten sonra, Nuaym’e teklifini şöylece yaptı:

“Sen, hemen Medine’ye dön! Benim, karşı konulmayacak kadar kuvvet topladığımı bildir ve onları Bedir’de bizimle çarpışmaktan vazgeçir! Bu işi be­cerirsen, sana yetişkin yetmiş deve veririz.”[28]

Nuaym, derhal Medine’ye döndü. Vadedilen mükâfata kon­mak için, Mek­keli müşrikler lehinde kesif bir propagandaya girişti; Ku­reyşlilerin karşısına çıkılmayacak kadar güçlü bir ordu hazırlamış olduklarını söyleyip durdu. Mü­nafıkların da bu yolda olanca gayretlerini ortaya koymalarıyla, Müslüman­larda müşriklere karşı savaşma hususunda bir gevşeme meydana geldi. Yahu­dilerle münafıklar, bu duruma son derece sevindiler; “Muhammed, artık şu Müs­lüman topluluktan kimseyi bu niyetinden vazgeçiremez!” deyip sevinçle­rini küstahça izhar ettiler.

Pey­gam­be­ri­mizin Kesin Kararı

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, durumu derhal Resûl-i Ekrem Efen­dimize bil­dir­diler.

Resûl-i Ekrem Efendimizin kararı kesindi. “Varlığım kud­ret elinde olan Al­lah’a yemin ederim ki vadedilen yere Medine’den hiç kimse gitmek için çıkma­sa bile, ben tek başıma oraya çıkar giderim!” dedi.[29]

Cesaret dolu bu kararlı sözler, Müslümanların kalbinde şimşekler gibi çaktı, Al­lah’ın da yardımıyla, yüreklerine düşen korku ve tereddüdü bir çırpıda yok etti.

Resûl-i Ekrem, yerine Abdullah b. Revâha’yı vekil bırakarak bin beş yüz mü­cahitle Medine’den ayrıldı. Sancağı Hz. Ali taşıyordu. Orduda sadece on at­lı vardı.

Mücahitler, ayrıca beraberlerinde ticaret malları da götürüyorlardı. Çünkü gi­decekleri yerde, Araplar her sene bir ticaret pazarı, bir panayır kurarlardı. Se­fere çıkışları da zaman bakımından panayır mevsimine rastlıyordu. Eğer düş­­man gelirse, onunla çarpışacaklardı; şayet gelmezse, ticaretlerini yapmış olacaklardı!

Peygamber Efendimiz, ordusuyla Bedir’e gelip beklemeye başladı. Fakat düşman kuvvetleri görünürde yoktu.

Zira, hazırlıklarını tamamlayıp Mekke’den yola çıkan Ebû Süfyan kuman­dasındaki iki bin kişilik müşrik ordusu, ancak Mecinne denilen nahiyeye kadar gelebilmiş, oradan ileriye tek adım atabilme cesaretini gösterememiş ve Müs­lümanlarla çarpışmayı, sayıca fazla oldukları halde göze alamadıklarından Mekke’ye geri dönmüşlerdi!

Hz. Re­sû­lul­lah, mücahitlerle Bedir’de sekiz gece bekledi.

Ticaret pazarına gelen Arap kabileleri, Müslümanların güç ve kuvvetlerini koruduklarını, cesaret ve ümitlerini yitirmediklerini bir kere daha gördüler; nazarlarında Ku­reyş’­in itibarı da böylece kı­rıldı.

Mücahitler, düşmanın gelmediğini görünce, panayırda alış veriş yapıp kat kat kâr ettiler.

Sekiz gecelik bekleyişten sonra Peygamber Efendimiz, mücahitlerle birlikte sevinç ve ferah içinde Medine’ye döndü.

Bu gazânın diğer bir adı, Küçük Bedir’dir.

______________________________________________________
[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 199.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 199; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2. s. 57.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 199; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 560.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[5] Vakidî, Megazi, s. 284-285.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[8] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 57.
[9] Taberî, Tarih, c. 3, s. 38.
[10] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 200.
[11] Haşir, 5.
[12] bkz. Tecrid Tercemesi, c. 12, s. 167.
[13] Haşir, 11-12.
[14] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 58.
[15] Haşir, 6.
[16] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 50-51.
[17] İbn Seyyid, a.g.e., c. 2, s. 50-51.
[18] Bu haslete “îsâr” derler. “Kişinin kendisi muhtaç iken, diğer kardeşinin ihtiyacını önde görerek yardı­mına koşması” demektir. Diğer bir ifadeyle, “kişinin, din kardeşini kendi nefsine, şerefte, ma­kam­da,teveccühte, hatta maddî menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih etmesidir.” İslam tarihi, isâr hasletinin şaheser misâlleriyle doludur.
[19] Haşir, 9.
[20] Haşir, 8.
[21] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 201-202.
[22] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 289.
[23] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 165.
[24] Halebî, a.g.e., c. 2, s. 289.
[25] Buharî, Sahih, c. 3, s. 35.
[26] Buharî, Sahih, c. 3, s. 84, 199; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 373, 393; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 120-121.
[27] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 99-100; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 58.
[28] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 59; Taberî, Tarih, c. 3, s. 41.
[29] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 59.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir